Cybathlon Olimpiyatları: Rise of the Cyborgs

Buyur sayın okur, otur şöyle. Seninle Cybathlon hakkında konuşmamız gerekiyor. Ve soru işaretli gözlerinden anlayabildiğim üzere, dünyada henüz ilki gerçekleşmiş bu Bionic Olimpiyatlarının önemi, bizde pek algılanamamış. İşte bu yüzden, seni beş dakikalığına ülke gündeminden uzaklaştırıp Cybathlon ile ilgili en taze bilgileri vereceğim. Zira bahsedeceğim etkinlik, arka planda işleyen teknolojileri henüz duymamış ve fiziksel engeli bulunan pek çok insan için şöbiyet lezzetinde haberler getiriyor. Bu yüzden, ‘Gezi görünümlü geyik bloğu’ sıfatımdan sıyrılıp bilim ve teknolojinin insan hayatı için ne kadar anlamlı işlerle uğraştığını, olayın içinden gelen bir doktora öğrencisi olarak kendi gözlemlerimle aktarıyorum.

Nedir bu Cybathlon?

Cybathlon, ETH Zürih Üniversitesi tarafından düzenlenen ve fiziksel engeli bulunan atletlerin bionic robot teknolojisini kullanarak çeşitli engelleri aşmaya çalıştıkları, altı yarış disiplini barındıran bir Olimpiyat; kısaca Biyonik Olimpiyatları. Teknolojinin insan yaşamı kalitesine olan katkısını gösterebilme amacıyla 8 Ekim 2016 tarihinde, 25 ülkeden 73 atlet ve 400 teknik elemanın katılımıyla, 5000 seyirci kapasiteli bir arenada gerçekleştirildi.

kahve
       Şu biyonik meselesini biraz açsak diyorum

Biyonik, sayın okur; mühendislik problemlerini çözmek ve teknolojik tasarımlar oluşturmak için doğadaki biyolojik sistemleri inceleyip onlardan faydalanma yöntemidir. Doğanın teknoloji için örnek alınmasıdır.

– Peki, aslanı kaplanı, börtüsü böceği bizim gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

Hayret bir şey sayın okur. Doğa, biyoloji deyince aklımıza bir tek yılandan kaçan iguana mı geliyor? Ama haklısınız da bi’ yandan; üniversite sınavına hazırlıkta defalarca ‘beyinciği çıkarılmış kuş nasıl hareket eder?’ sorusuna maruz kalmaktan biyolojiye soğuduk. Hava sürtünmesini ihmal ede ede çözdüğümüz fizik sorularıyla Salvador Dali tablosuna girmemiz gerekirken üniversiteye girince ambale olduk. O yüzden doğaya, bilime tutunabildiğimiz tek dal da belgeseller oldu. Ama üzülmeyin, birazdan her şey açıklığa kavuşacak ve dünya bir dakikalığına güze.. şaka şaka. Buyurun, devam ediyoruz.

Bahsi geçen bu Cybathlon Bionic Olimpiyatları, önceden duymuş olabileceğiniz Paralimpik Olimpiyatlarından biraz farklılık gösteriyor. Aslına bakarsanız, fiziksel engeli bulunan katılımcı atletler iki olimpiyat türünde de yarışabiliyorlar. Hatta öyle ki, bazıları bu yıl Rio’dan çıkıp Zürih’e geldiler. Paralimpik’teki atletler, motorize olmayan (elektrik ve şarja ihtiyaç duymayan), destekleyici yapay uzuvlar kullanarak bir spor dalında başarılı olmaya çalışırlar. Cybathlon’daki amaç ise bu atletlerin günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri zorlukları robotik cihazlar ve protezler ile aşmasıdır. Dolayısıyla, daha günlük sorunları hedef alan; atletlerinkisi kadar teknolojiyi geliştiren teknik ekibin de teknoloji performansını ölçen bir organizasyon oluyor. Bu teknolojileri de altı disipline ayırıp takımları birbirleriyle yarıştırıyor. Gelin bu muhteşem teknolojileri teker teker inceleyelim.

1. Brain-Computer Interface (BCI) (Beyin-bilgisayar Arayüzü) Yarışı

Kabul; henüz Mel Gibson amcamızın ‘Kadınlar Ne İster’ filmindeki gibi detaylı bir akıl okuması yapamasak da BCI teknolojisiyle beyin sinyallerini ölçmek epeydir mümkün. Bildiğiniz üzere beynimiz, vücudun gerçekleştireceği hareketler için sinir sistemimiz aracılığıyla komutlar verir. El kol hareketi yaparken, ağız dolusu birilerine söverken, metrobüslerdeki boşluğu yakalamak için fıtı fıtı sağ sol yaparken falan beynimiz ciyuv oraya ciyuv buraya sinyaller gönderir ki istediğimiz hareket gerçekleşsin.

bedava.jpg

BCI’ı geliştirenler de, “Yahu onca sinyal akıyor, neyin nerden nereye gittiğini bilmiyoruz.” serzenişiyle bu sinyallerin beyindeki kaynağını keşfediyorlar. Sinyalleri saptamak için kafanın üstüne – en basit ifadeyle – ‘sensör dolu bir bere’ gibi takılan ve elektroensefalografi (EEG) yönteminin kullanıldığı cihazlar geliştirmekteler. Hatta algılanan sinyallerin üzerine eklenen mühendislikle robotların hareket kontrolüne çoktandır başlanmıştı bile. Ama böylesine bir teknoloji, olimpiyatlarda ilk defa deneneceğinden işler sağlama alındı ve BCI’ın kapasitesi sanal bir oyunda denendi. Boyundan altı felçli atletler, kendileri için tasarlanan bu ‘bere’ ile bir PC oyunu içinde beyin komutlarıyla hareket ettirdikleri sanal oyuncuları yarıştırdılar.

2. Functional Electrical Stimulation (FES) (İşlevsel Elektrikli Uyarım) Bisikleti

Fitnısta her dambıl seansı sonrası aynalarda kendimize bakmaya doyamamamıza sebep olan protein demetlerini bildiniz mi? Evet, kaslar. İşte bunların alayı bir araya gelip belli bir düzenle kasılınca hareket etmemizi sağlıyor. Diyelim ki bir sebepten kaslarımız üzerinde olan kontrolümüz kayboldu. İşte bu esnada FES; felçli bireyin kaslarının tekrar kasılabilmesini sağlayan, şokella yemiş çocuk dinamikliğinde bir teknoloji sunuyor bizlere. Bunu nasıl mı yapıyor? Şöyle ki; anneannelerimiz örgü örerken ellerindeki tığ ve ipliğe rastgele girişmiyorlar dimi? Belli bi şablona göre neredeyse ritmik desen ve el hareketleriyle işliyorlar bu danteli. FES tekniği de elektrik akımını belli seviyede, belli ritimlerle, belli kas demetlerine verip uzvun hareketini sağlıyor.

Burada, şu önemli husustan da bahsetmekte fayda var. Toplumda maalesef, belirli bir uzvu üzerinde kontrolü olmayan insanlar için bu uzuvlarını komple yitirdiklerine dair yanlış bir algı var. Mesela belden altı felçli bir birey, sadece sinir sistemindeki bir hasardan dolayı alt bölgesindeki iskelet yapısı üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olabilir. Ancak kaslar ve kemikler, vücut tarafından kan damarlarıyla beslendiği için yaşamlarını sürdürmektedir. Bu yüzden, FES tekniğinde olduğu gibi, cilde yerleştirilen elektrotlar ile kas demetlerine akımlar gönderip bu uzuvlar tekrar etkinleştirilebilirler.

Bu temel bilgiyle yola çıkan Cybathlon organizatörleri de FES teknolojisinin performansını bisiklet kategorisinde denedi. Tüm vücudu veya belden altı felçli olan atletler yapay olarak uyarılan bacak kaslarıyla pedal çevirdiler ve arena pistinde, dayanıklılıklarına göre kasa uygulanan akım güçlerini de kendileri ayarlayarak birbirleriyle yarıştılar.

3. Powered Exoskeleton (Mekanik Dış İskelet)

Exoskeleton, anne sütünden sonra insanlığa en faydalı şey olmaya aday adayı olabilir. Bakın abartmıyorum. Sadece felçli bireyler için değil, sağlıklı bireyler için de harika bir teknoloji. Tanım itibariyle exoskeleton, giyen kişinin hareket kabiliyetlerini artırmak için tasarlanmış motorize dış iskelettir. Engelli bireylerde yitirilen hareket kabiliyeti ve dengeyi yeniden sağlar. Sakatlık durumlarında ve yaş ilerlemesine bağlı eklem sorunlarında fizyoterapide kullanılır. Sağlıklı bireylerin ise yük taşıma potansiyelini artırabilir. Daha n’apsın lan, kirli bulaşıkları da mı yıkasın? Gerçi orduda, fabrikalarda kullanılmaya çoktan başlandı bile.

Tekerlekli sandalyeye bağlı felçli bireyler de, günlük yaşamlarında yapmak isteyebilecekleri temel faaliyetleri, exoskeleton yardımıyla yeniden yapabilme kabiliyetine erişebilirler. Tamam, belki bir Alex değil ama on yirmi yıl sonra bi Iron Man olacağız böyle gidersek.

Exoskeletonları bu kadar övdüysem de Cybathlon organizatörleri bana güvenmeyip geliştirilen teknolojiyi bir de kendileri görmek istediler. Sadece belden altı felçli pilotların yarışabileceği bu disiplinde atletler, tipik günlük görevlerden oluşan bir engel serisini (oturma kalkma, yürüme ve merdiven inip çıkma vb.) kendilerinin ve exoskeletonun performansı ile geçmeye çalıştılar.

4. Powered Wheelchair (Motorize Tekerlekli Sandalye)

Cybathlon’da mühendislere bir freestyle kategorisi ayrılsaydı o da bu olurdu. Böceklerin hareket yöntemini taklit eden tekerlekli sandalyelerden tank misali paletle ilerleyenlerine, Segway mantığında hacıyatmaz gibi çalışanlarından göz hareketi ile kontrol edilenine, yaratıcılığın origamiye ulaştığı bir disiplin oldu adeta.

Hepsine hayran kaldığımız bu tasarımların ise amacı tekti: O engel aşılacak. Zira günlük işlerini tekerlekli sandalye ile idame ettirmek durumunda olanlarımız bu abuk sabuk engellerden yeterince çekmekte. Yok kaldırımı, yok merdiveni derken belediyelere ve tabii arabasını davar gibi sağa sola bırakıp geçişi daraltan duyarsız vatandaşlara tekme tokat dalası geliyor insanın. Hele ülkemizde öyle bir kazı çalışması aşkı sürüp gidiyor ki sağlıklı insan bile komandoya evrilmekte. Cybathlon’da da işte bordo bereli haline getirilmiş teknolojik tekerlekli sandalyeler, felçli bireylerin bu engelleri aşması için yarıştırıldı.

5. Powered Arm & Leg Prosthesis (Motorize Kol ve Bacak Protezi)

Cyborg’luğa giden ulvi yolda ilk adımı motorize kol ve diz protezleriyle atıyoruz sanırım. Yıllardır mekanik ve ergonomik tasarım güncellemeleriyle kısıtlanmış protez teknolojisi, robotik ve biyonikle beraber takılmaya başlayınca bizlere ufak çaplı bir rönesans yaşattı adeta. Bildiğimiz protezlerden farklı olarak enerji ile çalışan bu yeni cihazlar, işi bir boyut daha öteye götürüp bizi Arnıld Şıvayngezer (yazamadı) olmaya doğru adım adım ilerletiyor.

Örneğin, motorize kol protezlerindeki yeni kontrol sistemleri, yapılması planlanan hareketi, uzvun sağlıklı kısmında bulunan kas ve sinirlerinden gelen sinyaller aracılığıyla algılayıp bunu parmak hareketlerine dönüştürebilmekte. Hatta felç durumu yoksa dokunma hissiyatının bile kişiye iletilebilmesi mümkün olmakta. Daha n’olsun?

Teknolojik diz ve bacak protezleri ise, basılacak zemine göre yerden gelen tepki kuvvetini sönümlemede ve eğime göre yapay eklemlerin açısını ayarlayıp tökezlemeyi engellemekte epey ilerlediler. Bazı üst modellerle ağır egzersizler yapıp doğa koşularına çıkmak bile imkân dâhilinde. Resmen aklımı çıldıracağım!

Gördüğün üzere sayın okur; ülkemizde ve dünyada olup biten saçma sapan zilyon tane olayın yanında kedi videolarına ek olarak insanlığın yüzünü güldüren böyle gelişmeler de var. Tabii gönül isterdi ki; ortopedik engelli sayısı neredeyse bir milyonu bulan ülkemizde bu tür tekniklere akademi dışında da yatırım yapılsa ve vatandaşımız erişebileceği teknolojiden haberdar olsa. Zira Meksika’dan Tayland’a, Peru’dan İzlanda’ya kadar pek çok takımın arasında bir Türk ekibinin ve televizyon kanalının olmaması hafif burukluk yaşattı ne yalan diyeyim. Ama akşamına O Ses Türkiye seyrettim, sıkıntım hemen geçti.

Neyse sayın okur, artık bana ayırdığın sürenin sonuna geleyim. Eğer bu teknolojiler hakkında daha fazla bilgi almak, ekiplerin geliştirdiği ürünleri tanımak istersen elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım. Araştırma konum da bunlara paralellik gösterdiğinden yeni sorular beni de daha fazlasını öğrenmeye itekliyor. Hem bakarsın ilgilenen birileri çıkar, engelli bir arkadaşımıza aracı oluruz; ne mutlu bize, dimi?

Ciao,

Ekin Başalp

İletişim adresi:  ordasaatkac@gmail.com & basalp.ekin@hest.ethz.ch

Müsveddeden BMW Anahtarına Giden Yol

İsviçre’de üçüncü, lablarından birine doktora öğrencisi olarak geldiğim ETH-Zürih’te ikinci haftam. Japonya’dan sonra öyle pek alışılamayacak, kültür şoku yaşayacak bir şey yok. Zira bu konuda askerliğimi 2.5 yıl boyunca Tokyo’da hakkıyla yaptığımı düşünüyorum.

İşte burada da nolsun; bildiğimiz Avrupasal, keyifli, mutlu yaşamlar. Ne bir yolsuzluk, ne bir savaş, ne bir hareketlilik.. Yaprak kıpırdamıyor. İki gün önce Lozan’da çocuğun biri sokakta arkadaşını pıçaklamış, dün de dağlık bir alanda mı ne bi helikopter düşmüş; hemen haber oldu tabii. Zaten geri kalan gaste haberleri de yuutub’un komikli videolar paylaşan kanallarından geliyor. O kadar dert yok yani. Hatta bazısı cidden çok kasıyor dert edinmeye ama bulamıyor. Nafile. Geçen şunu diyen oldu mesela bak, şaka yapmıyorum: “Ya tamam maaşımız iyi olabilir ama işte her yıl böyle Botswana’ya iki haftalık safari tatiline gitmeye yetmez.” Bunu duyduktan sonra zaten oda sıcaklığında sublimleştim ben. Çünkü ortamı daha çabuk terkedebileceğim başka bi yöntem yoktu. Ne diyeceğimi bilemedim, sustum. Sustukça daral geldi, ruhum sıkıştı. Sublimleşerek Botswana’ya cangıllara, şelalelere uçtum gittim.. Çıkarken de Jiizıs başka dert vermesin kardeş dedim. Ha sonra noldu? Bunu diyen adam dün Küba’ya uçtu. Çünkü babasının Havana’da, kıyı kenarında bir evi varmış. Hassiktir be Rıfat Abi!

Ahlaksız batı aşağı yukarı böyle yani. Tıkır işleyen tramvay ağları, temiz sokaklar, iki santimlik kaldırımlar, tarihi ve bakımlı binalar, mavi mavi bakan sarışınlar, sapından tutulan wurstler, ormanlar, göl kenarı, parklar, nudizler seksler.. Şaka lan saka, seks yok. Hehe. Yalnız, aklın gitti bi anlığına. Merak etme, kimse sevişmiyor burada. Herkesin anası bacısı var, yapmıyolar. Bize de biraz dargınlar. Onları hep böyle edepsiz görüyormuşuz diye. Dedim işte sizin önceki nesiller 80’lerde yemişler bi nane, siz de şimdi bunu ceremesini çekiyorsunuz. Ja schön schön dediler geçtiler zaten.

photo-2
                      Tövßä ëstahrfuhrullaschen

İşte böylesine muasır medeniyetler seviyesi bir ortama ve aynı zamanda Alman disipliniyle yoğrulmuş üniversitenin birine gelmiş bulundum. Labda hocalar dahil yaklaşık otuz kişiyiz, yirmi beşi Alman ya da İsviçre Almanı. Ortam adeta wunderbar. Sımsıkı taş gibi. Verim. Çalışkanlık. Azim. Kararlılık. Örgütlülük. Disiplin. İş götü. Eşek ziki. Ne ararsan var adamlarda.

muasir med sev
                              Muasır, medeniyet ve seviye

Ben mesela bazen saf saf düşünürdüm, “Türkiye olarak bi gün biz de gelişmiş ülke olur muyuz lan acaba?” diye. Ha işte, daha ikinci haftadan olamayacağını net olarak anladım. Sayın okur, adamlar ülkeyi kapatıp on yıl Antalya’ya tatile gitseler biz yine de yetişemeyiz; ben diyim. “Siz çok güçlü oldunuz beyler, bari Löw ile Klose’yi bize verin” diye teklif götürecem yakında. Aslında Şıvaynşıtayger’i de isterdik ama kendisi sürekli “naber lan sarı pipi?” minvalinde yersiz şakalara maruz kalacağından o olmaz. Olm bari Mesut’u geri verin lan! Ayıptır. (Aslında İsviçreliler Almanlarla aynı milletmiş gibi anılmayı pek sevmiyorlar ama aramızda gizli İsviçreliler yoksa sorun değil. Ha Alman ha İsviçreli, benim için ikisi de DAS Kardeşler)

Neyse işte, laba geldim. Fena da karşılamadılar. Hani biz bu adamlara bok atıp soğuklar, suratsızlar falan diyoruz (ulan biz çok suratlıyız da noluyo sanki?) ama gayet insan gibi ne nedir; anlattılar her şeyi. Yetinmeyip ilk haftadan ödevimi de verdiler. Sonuçta, Zürik yan gelip yatma yeri değil. Ben de oturdum, yavaş yavaş üzerinde çalışacağım robotu ve deney düzeneğini, kodları falan inceliyorum. Tabii haliyle orantısız bilgi yüklemesine maruz kaldığımdan dedim ki en iyisi gideyim de biraz müsvedde kağıt alayım, bunlara not almadan olmayacak bu iş.

Bunun üzerine o esnada labın salonunda oturan eskilere sordum:

E: Beyler, ortalıkta kullanılmayan, müsvedde kağıt falan var mı?

Şöyle bi baktılar.

– Napacan kullanılmayan kağıdı?

E: Ulan külah yapıp çekirdek koymayacam herhalde. Napayım? Üzerine bi şeyler çiziktiririm işte, denyo!

Demedim tabii.

E: Ya işte şu kodlarla ilgili notlar tutmam gerekiyor da yazacak bi şeyler arıyorum.

– Eh yani şurda var biraz kağıt, ordan al istersen (son kelimeyi ağızda iyice geveleyerek)

E: Noldu, garip mi geldi sorum? (Böyle yarı güler yarı tedirgin vaziyetteyim, gerdiler iyice iki saniyede)

– Yani ne bileyim (yine yarım ağızla), bence düzgün bi deftere not alsan daha derli toplu olur..

E: Aa, haklısın aslında. Bugüne kadar hep alışkınım böyle kağıt tomarlarıyla uğraşmaya. En iyisi gidip kırtasiyeye alayım artık düzgün bi defter. Bi yıl falan gider en azından.

– Dur dur, ne gerek var? Sekreterin odada bir sürü ofis araç gereci var; onlardan git istediğin kadar tekdarik et. Bitmişse de söyle, getirtsinler. Sen bu labın ve okulun çalışanısın artık. Bu tip şeyler için kendi paranı (para dediği de 3 Frank) harcama.

E: Ya hiç düşünememiştim bunu. Teşekkürler bilgilendirdiğin içi..

– Yani sadece bunlarla da sınırlı değil olanaklar, bunu aklında tut. Çalışmanla ve labla ilgili gereken ne varsa hocaya ya da sekretere söyle, onlar sana yardımcı olacaklar. Bilgisayar parçası, laptop, kulaklık vs ne gerekirse söyle yani, çekinme sakın.

E: Ehe, tamam ya çok teşekkü..

– Aa bak unuttum,  labın arabası da var. O kadar eşya taşıyoruz bazen hastanelere, şirketlere. Lazım oluyor.

E: Yuh, araba da mı var? Markası ne ki? (Türk olduğunu belli etme yolları)

– Ya bi BMW var ama en düşük modelinden. Çok özellikli değil. X1 var şimdilik ama yetiyor getir götüre. Bak anahtar şurada asılı, ihtiyacın olduğunda çizelgeye imza atıp gidebilirsin.

fater
                                                    ben (temsili)

Olm getir götür için vosvogen kedi alırsın, reno kangu alırsın ne bileyim vatikan tuğralı fiyat doblo gibi hafif ticari araçlar alırsın ama BMW de ne oluyor sayın a.. Ya ben lan neyse bi şey demiyorum.

Gördüğünüz üzere adamlar çok güçlü arkadaşlar, boşverin işi gücü. Çalışmıyoruz ama çalışsak da bi şey olmayacakmış zaten. Gidin gezin tozun en iyisi, yiyin için. Eppeğinizi kekikli zeytinyağına banın. Bol bol instagrama koymalık serpme Van kahvaltıcısına gidin, ne bileyim. Dört vakte kadar kabaran dış borcumuzu da ödeyemezsek artık onu da bi şekilde Yunanlılara iteleriz. Onlar için ha bi eksik ha bi fazla.

Ama neyse ya, üzmeyelim kendimizi. Bizim de güzel şeylerimiz var. Simit, midye dolma, ayasofya, çinicilik (çin dedim ve şimdi ülgücü gençlik indirecek bütün dükkanı), bayburt halk oyunları, jeopolitik konum, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü olmamız, boğazlar, kabotaj… Ohh, neyse biraz kendime geldim. O neydi öyle ya, bemeveler falan? Aman bunlar zaten kıçlarını bile yıkamıyolar sayın okur, götü boklu geziyolar hep. Domuz da yiyolar. Valla. Hep haram bunlar. Biz iyiyiz maşallah, dünya lideriyiz. Aslanız und kaplanız.

Not: Yukarıda nudiz mudiz dedim de uyarayım hadi. Arkadaşlar, şimdilik Zürik’te mevsimlik nudiz var ama bize kadar var, gelmeyin hemen. Aslında şu an tam nudiz mevsimi. Dalında bitiyor. Kışın ev nudizmi gibi buzluktan ya da sera değil. Mevsimlik nudiz; kütür kütür. Öyle yani. Ama işte hep mekruh bunlar. Gelmeyin. Çok günah.

Ciao,

Ekin B.