Cybathlon Olimpiyatları: Rise of the Cyborgs

Buyur sayın okur, otur şöyle. Seninle Cybathlon hakkında konuşmamız gerekiyor. Ve soru işaretli gözlerinden anlayabildiğim üzere, dünyada henüz ilki gerçekleşmiş bu Bionic Olimpiyatlarının önemi, bizde pek algılanamamış. İşte bu yüzden, seni beş dakikalığına ülke gündeminden uzaklaştırıp Cybathlon ile ilgili en taze bilgileri vereceğim. Zira bahsedeceğim etkinlik, arka planda işleyen teknolojileri henüz duymamış ve fiziksel engeli bulunan pek çok insan için şöbiyet lezzetinde haberler getiriyor. Bu yüzden, ‘Gezi görünümlü geyik bloğu’ sıfatımdan sıyrılıp bilim ve teknolojinin insan hayatı için ne kadar anlamlı işlerle uğraştığını, olayın içinden gelen bir doktora öğrencisi olarak kendi gözlemlerimle aktarıyorum.

Nedir bu Cybathlon?

Cybathlon, ETH Zürih Üniversitesi tarafından düzenlenen ve fiziksel engeli bulunan atletlerin bionic robot teknolojisini kullanarak çeşitli engelleri aşmaya çalıştıkları, altı yarış disiplini barındıran bir Olimpiyat; kısaca Biyonik Olimpiyatları. Teknolojinin insan yaşamı kalitesine olan katkısını gösterebilme amacıyla 8 Ekim 2016 tarihinde, 25 ülkeden 73 atlet ve 400 teknik elemanın katılımıyla, 5000 seyirci kapasiteli bir arenada gerçekleştirildi.

kahve
       Şu biyonik meselesini biraz açsak diyorum

Biyonik, sayın okur; mühendislik problemlerini çözmek ve teknolojik tasarımlar oluşturmak için doğadaki biyolojik sistemleri inceleyip onlardan faydalanma yöntemidir. Doğanın teknoloji için örnek alınmasıdır.

– Peki, aslanı kaplanı, börtüsü böceği bizim gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

Hayret bir şey sayın okur. Doğa, biyoloji deyince aklımıza bir tek yılandan kaçan iguana mı geliyor? Ama haklısınız da bi’ yandan; üniversite sınavına hazırlıkta defalarca ‘beyinciği çıkarılmış kuş nasıl hareket eder?’ sorusuna maruz kalmaktan biyolojiye soğuduk. Hava sürtünmesini ihmal ede ede çözdüğümüz fizik sorularıyla Salvador Dali tablosuna girmemiz gerekirken üniversiteye girince ambale olduk. O yüzden doğaya, bilime tutunabildiğimiz tek dal da belgeseller oldu. Ama üzülmeyin, birazdan her şey açıklığa kavuşacak ve dünya bir dakikalığına güze.. şaka şaka. Buyurun, devam ediyoruz.

Bahsi geçen bu Cybathlon Bionic Olimpiyatları, önceden duymuş olabileceğiniz Paralimpik Olimpiyatlarından biraz farklılık gösteriyor. Aslına bakarsanız, fiziksel engeli bulunan katılımcı atletler iki olimpiyat türünde de yarışabiliyorlar. Hatta öyle ki, bazıları bu yıl Rio’dan çıkıp Zürih’e geldiler. Paralimpik’teki atletler, motorize olmayan (elektrik ve şarja ihtiyaç duymayan), destekleyici yapay uzuvlar kullanarak bir spor dalında başarılı olmaya çalışırlar. Cybathlon’daki amaç ise bu atletlerin günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri zorlukları robotik cihazlar ve protezler ile aşmasıdır. Dolayısıyla, daha günlük sorunları hedef alan; atletlerinkisi kadar teknolojiyi geliştiren teknik ekibin de teknoloji performansını ölçen bir organizasyon oluyor. Bu teknolojileri de altı disipline ayırıp takımları birbirleriyle yarıştırıyor. Gelin bu muhteşem teknolojileri teker teker inceleyelim.

1. Brain-Computer Interface (BCI) (Beyin-bilgisayar Arayüzü) Yarışı

Kabul; henüz Mel Gibson amcamızın ‘Kadınlar Ne İster’ filmindeki gibi detaylı bir akıl okuması yapamasak da BCI teknolojisiyle beyin sinyallerini ölçmek epeydir mümkün. Bildiğiniz üzere beynimiz, vücudun gerçekleştireceği hareketler için sinir sistemimiz aracılığıyla komutlar verir. El kol hareketi yaparken, ağız dolusu birilerine söverken, metrobüslerdeki boşluğu yakalamak için fıtı fıtı sağ sol yaparken falan beynimiz ciyuv oraya ciyuv buraya sinyaller gönderir ki istediğimiz hareket gerçekleşsin.

bedava.jpg

BCI’ı geliştirenler de, “Yahu onca sinyal akıyor, neyin nerden nereye gittiğini bilmiyoruz.” serzenişiyle bu sinyallerin beyindeki kaynağını keşfediyorlar. Sinyalleri saptamak için kafanın üstüne – en basit ifadeyle – ‘sensör dolu bir bere’ gibi takılan ve elektroensefalografi (EEG) yönteminin kullanıldığı cihazlar geliştirmekteler. Hatta algılanan sinyallerin üzerine eklenen mühendislikle robotların hareket kontrolüne çoktandır başlanmıştı bile. Ama böylesine bir teknoloji, olimpiyatlarda ilk defa deneneceğinden işler sağlama alındı ve BCI’ın kapasitesi sanal bir oyunda denendi. Boyundan altı felçli atletler, kendileri için tasarlanan bu ‘bere’ ile bir PC oyunu içinde beyin komutlarıyla hareket ettirdikleri sanal oyuncuları yarıştırdılar.

2. Functional Electrical Stimulation (FES) (İşlevsel Elektrikli Uyarım) Bisikleti

Fitnısta her dambıl seansı sonrası aynalarda kendimize bakmaya doyamamamıza sebep olan protein demetlerini bildiniz mi? Evet, kaslar. İşte bunların alayı bir araya gelip belli bir düzenle kasılınca hareket etmemizi sağlıyor. Diyelim ki bir sebepten kaslarımız üzerinde olan kontrolümüz kayboldu. İşte bu esnada FES; felçli bireyin kaslarının tekrar kasılabilmesini sağlayan, şokella yemiş çocuk dinamikliğinde bir teknoloji sunuyor bizlere. Bunu nasıl mı yapıyor? Şöyle ki; anneannelerimiz örgü örerken ellerindeki tığ ve ipliğe rastgele girişmiyorlar dimi? Belli bi şablona göre neredeyse ritmik desen ve el hareketleriyle işliyorlar bu danteli. FES tekniği de elektrik akımını belli seviyede, belli ritimlerle, belli kas demetlerine verip uzvun hareketini sağlıyor.

Burada, şu önemli husustan da bahsetmekte fayda var. Toplumda maalesef, belirli bir uzvu üzerinde kontrolü olmayan insanlar için bu uzuvlarını komple yitirdiklerine dair yanlış bir algı var. Mesela belden altı felçli bir birey, sadece sinir sistemindeki bir hasardan dolayı alt bölgesindeki iskelet yapısı üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olabilir. Ancak kaslar ve kemikler, vücut tarafından kan damarlarıyla beslendiği için yaşamlarını sürdürmektedir. Bu yüzden, FES tekniğinde olduğu gibi, cilde yerleştirilen elektrotlar ile kas demetlerine akımlar gönderip bu uzuvlar tekrar etkinleştirilebilirler.

Bu temel bilgiyle yola çıkan Cybathlon organizatörleri de FES teknolojisinin performansını bisiklet kategorisinde denedi. Tüm vücudu veya belden altı felçli olan atletler yapay olarak uyarılan bacak kaslarıyla pedal çevirdiler ve arena pistinde, dayanıklılıklarına göre kasa uygulanan akım güçlerini de kendileri ayarlayarak birbirleriyle yarıştılar.

3. Powered Exoskeleton (Mekanik Dış İskelet)

Exoskeleton, anne sütünden sonra insanlığa en faydalı şey olmaya aday adayı olabilir. Bakın abartmıyorum. Sadece felçli bireyler için değil, sağlıklı bireyler için de harika bir teknoloji. Tanım itibariyle exoskeleton, giyen kişinin hareket kabiliyetlerini artırmak için tasarlanmış motorize dış iskelettir. Engelli bireylerde yitirilen hareket kabiliyeti ve dengeyi yeniden sağlar. Sakatlık durumlarında ve yaş ilerlemesine bağlı eklem sorunlarında fizyoterapide kullanılır. Sağlıklı bireylerin ise yük taşıma potansiyelini artırabilir. Daha n’apsın lan, kirli bulaşıkları da mı yıkasın? Gerçi orduda, fabrikalarda kullanılmaya çoktan başlandı bile.

Tekerlekli sandalyeye bağlı felçli bireyler de, günlük yaşamlarında yapmak isteyebilecekleri temel faaliyetleri, exoskeleton yardımıyla yeniden yapabilme kabiliyetine erişebilirler. Tamam, belki bir Alex değil ama on yirmi yıl sonra bi Iron Man olacağız böyle gidersek.

Exoskeletonları bu kadar övdüysem de Cybathlon organizatörleri bana güvenmeyip geliştirilen teknolojiyi bir de kendileri görmek istediler. Sadece belden altı felçli pilotların yarışabileceği bu disiplinde atletler, tipik günlük görevlerden oluşan bir engel serisini (oturma kalkma, yürüme ve merdiven inip çıkma vb.) kendilerinin ve exoskeletonun performansı ile geçmeye çalıştılar.

4. Powered Wheelchair (Motorize Tekerlekli Sandalye)

Cybathlon’da mühendislere bir freestyle kategorisi ayrılsaydı o da bu olurdu. Böceklerin hareket yöntemini taklit eden tekerlekli sandalyelerden tank misali paletle ilerleyenlerine, Segway mantığında hacıyatmaz gibi çalışanlarından göz hareketi ile kontrol edilenine, yaratıcılığın origamiye ulaştığı bir disiplin oldu adeta.

Hepsine hayran kaldığımız bu tasarımların ise amacı tekti: O engel aşılacak. Zira günlük işlerini tekerlekli sandalye ile idame ettirmek durumunda olanlarımız bu abuk sabuk engellerden yeterince çekmekte. Yok kaldırımı, yok merdiveni derken belediyelere ve tabii arabasını davar gibi sağa sola bırakıp geçişi daraltan duyarsız vatandaşlara tekme tokat dalası geliyor insanın. Hele ülkemizde öyle bir kazı çalışması aşkı sürüp gidiyor ki sağlıklı insan bile komandoya evrilmekte. Cybathlon’da da işte bordo bereli haline getirilmiş teknolojik tekerlekli sandalyeler, felçli bireylerin bu engelleri aşması için yarıştırıldı.

5. Powered Arm & Leg Prosthesis (Motorize Kol ve Bacak Protezi)

Cyborg’luğa giden ulvi yolda ilk adımı motorize kol ve diz protezleriyle atıyoruz sanırım. Yıllardır mekanik ve ergonomik tasarım güncellemeleriyle kısıtlanmış protez teknolojisi, robotik ve biyonikle beraber takılmaya başlayınca bizlere ufak çaplı bir rönesans yaşattı adeta. Bildiğimiz protezlerden farklı olarak enerji ile çalışan bu yeni cihazlar, işi bir boyut daha öteye götürüp bizi Arnıld Şıvayngezer (yazamadı) olmaya doğru adım adım ilerletiyor.

Örneğin, motorize kol protezlerindeki yeni kontrol sistemleri, yapılması planlanan hareketi, uzvun sağlıklı kısmında bulunan kas ve sinirlerinden gelen sinyaller aracılığıyla algılayıp bunu parmak hareketlerine dönüştürebilmekte. Hatta felç durumu yoksa dokunma hissiyatının bile kişiye iletilebilmesi mümkün olmakta. Daha n’olsun?

Teknolojik diz ve bacak protezleri ise, basılacak zemine göre yerden gelen tepki kuvvetini sönümlemede ve eğime göre yapay eklemlerin açısını ayarlayıp tökezlemeyi engellemekte epey ilerlediler. Bazı üst modellerle ağır egzersizler yapıp doğa koşularına çıkmak bile imkân dâhilinde. Resmen aklımı çıldıracağım!

Gördüğün üzere sayın okur; ülkemizde ve dünyada olup biten saçma sapan zilyon tane olayın yanında kedi videolarına ek olarak insanlığın yüzünü güldüren böyle gelişmeler de var. Tabii gönül isterdi ki; ortopedik engelli sayısı neredeyse bir milyonu bulan ülkemizde bu tür tekniklere akademi dışında da yatırım yapılsa ve vatandaşımız erişebileceği teknolojiden haberdar olsa. Zira Meksika’dan Tayland’a, Peru’dan İzlanda’ya kadar pek çok takımın arasında bir Türk ekibinin ve televizyon kanalının olmaması hafif burukluk yaşattı ne yalan diyeyim. Ama akşamına O Ses Türkiye seyrettim, sıkıntım hemen geçti.

Neyse sayın okur, artık bana ayırdığın sürenin sonuna geleyim. Eğer bu teknolojiler hakkında daha fazla bilgi almak, ekiplerin geliştirdiği ürünleri tanımak istersen elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım. Araştırma konum da bunlara paralellik gösterdiğinden yeni sorular beni de daha fazlasını öğrenmeye itekliyor. Hem bakarsın ilgilenen birileri çıkar, engelli bir arkadaşımıza aracı oluruz; ne mutlu bize, dimi?

Ciao,

Ekin Başalp

İletişim adresi:  ordasaatkac@gmail.com & basalp.ekin@hest.ethz.ch

Bilimin Beşiktaşla İmtihanı

Baştan belirteyim ki burada bahsi geçen Beşiktaş’ın futbolla uzaktan yakından alakası yok. Gerçi zaten benim de futbolla uzaktan yakından alakam yok. En son aklımda kalan Nihat Kahveci’nin Çeklere attığı aşırtma gol; sonrası hayal meyal. O yüzden kazara sayfaya gelen futbol cengaverleri dilerlerse arka kapıya ilerleyerek şuradan ayrılabilirler. Dur yahu, ittirmeden, yavaş yavaş.

Hikayeye konu olan Beşiktaş, son iki yıldır dönem dönem içinde yaşayarak epey yakından tanıma fırsatı bulduğum güzide İstanbul semtimiz. Hani; her ne kadar kuul takılsalar da İŞİD generali gibi uzun sakalı olmayan erkeklerin Ihlamurdere’ye zinhar alınmadığı, henüz taytından arınıp şalvar pantolon modasına geçmemiş kızlarımızın malesef üç hayırla yarışma dışı kaldığı Beşiktaş. Mesai saatinde dışarıda dolaşan insan güruhunun Avrupa’nın bazı uluslarından daha kalabalık olduğu; İsveç, Norveç gibi yılda gündem olmaya değer belki 1-2 olayın yaşandığı ülkelerden gelen sarı kardeşlerimizin çarşısının deviniminden çılgın attığı bir yer. Ve hatta; erişkin yaşa ulaşmış, son Aqepe bükücü gençlerin ramazandı, kurbandı, 23 Nisandı efendime söyleyeyim Kabotaj bayramıydı demeden cehape zihniyetlerini hunharca zerkettikleri o günahkar meyhanelere, evlere ve barlara yuva olan, canlı sokaklar silsilesi olan belediyemiz. G*t g*te dizilmiş kahvaltıcılarına aşırı fazla bir anlam yüklemeyenin ağzına sıcak pişiyle vurulduğu, yıl olmuş 2015 hala düzgün bir kebapçı barındıramayan ama Balkan olsun, tombik ekmeğine döneri ile Karadeniz olsun çarşısında tek tük oturulabilecek salaş lokantası olan ‘öğrenci işi’ semtimiz. Canımıs.

İşte bir cuma günü, bu bahsi geçen Beşiktaş’ta kaldığım kiralık evde, internet üzerinden bir görüşme yapmam gerekti. Hem de Skype’ta. Ama ne Sıkayp. Bildiğin Birleşmiş Milletler zirvesi. Beş ülkeden altı kişi, üzerinde çalıştığımız bir yayın ve deney için aynı anda toplanıyoruz. Ekipte yok yok. Stanford’dan Amerikalı bir proje ortağı, EPFL’den İsviçreli bir doktora, Delft ve Twente Üniversitelerinden Hollandalı birer post-doc, Münih Teknik’ten Alman bir hoca. Hattat Tahsin Sok. No:7 Kat:2’den de ben. Evet. Sıkayp sıkayp değil akademinin Şampiyonlar Ligi adeta. Tabii o kadar kelli felli okulun karşısında insan muhabbete Tahsin Sokak’tan katılınca kendini ölüm grubuna düşmüş Beşiktaş gibi hissediyor. Gerçi Beşiktaş bile benim yaptığım sıkayp grubundan çıkamazdı, ben diyim. Hollanda ve İsviçre temsilcilerini güç bela geçerdi belki ama Münih’e direkt teslim olurdu.

Geyik bi yana, projenin hatırı sayılır kısmıyla EPFL stajımda ben uğraştığımdan benim de sürekli konuşmaya dahil olmam ve fikir belirtmem gerekiyordu. O yüzden haydi hayırlısı deyip başladık onlayn toplantıya. Vakit kaybetmeden teknik detaya iniyoruz. Orkid reklamları gibi ortam. Herkes canhıraş hopluyor, zıplıyor bilgi paylaşaçam, kendi bulgumu ortaya koyacam diye. Cümlesinde simülasyon kelimesini kullanmayanı kimse iplemediğinden bir süre sonra adeta uzay mekiğinden düşen roket gibi ayrılıp gidiyor aramızdan. Yok işte analizlerin bazısı hata veriyormuş da, aslında deney eksiğimiz varmış da, yaptığımız şunlar şunlar literatürle epey tutarlıymış fakat daha fazlası lazımmış da bayağı ciddi ciddi konuşu..

– Aeskiciiiyyee..Hurdaciiiiyye

Adam sokakta öyle bi bağırdı ki tam o an konuşan elin Amerikalısını susturdu.

espri_gulunmeyen
                                  Ee.. Ehe

Aslında ben yine sokağımızın hiç bitmez gürültüsüne alışkınım ama işte herif laaps diye kesince konuşmayı, bir an afalladık akademi dünyası olarak. Tabii bizim hurdacı umarsızca devam ediyor yine.

– Aeskiciiiyyee.. Hurdaciiiiyye

Abi hadi anladım, hakkınla “eskicii” diye bağırıyorsun da niye “hurdacıı” değil de “hurdacii”. Nedir bu kafiye aşkımız? Acaba gerçekten hurdacı amca bu kafiye olayını edebi yönden düşünüp toplumlar üzerinde yarattığı etkiyi araştırmış mıydı? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum..

Kısa bi sessizlik sonrası konuşmamıza yine devam ettik. Nihayet söz sırası bana gelmişti. Hollanda’daki ekipleri yapılması gereken bir deney için ikna etmem gerekiyordu. Bunun için elimdeki verilerin ne kada..

–  Zipzig! -iki saniye es ver- Zipzig!

İki yıl oldu, amca yaz kış sokaktan geçer, ki muhtemelen ben oraya gelmeden çok daha önceleri de geçiyordur, bir gün merakımdan ölüp camdan dışarı bakana kadar bu gizemli zipzig’çinin kim olduğunu anlayamamıştım. Zipzig ulan bu, ne satılabilir ki diyordum. Çok sonraları simitçi olduğunu öğrendim. Ya deli çıkacam arkadaş, sen simitçisin, niye zipzig diye bağırıyosun? Si’miit-çii diye klasik makamda bağır, zi’mid diye net bağır, istersen (nası olsa kimse ne dediğini anlamıyor) zi’kik diye bağır biz yine de senin simitçi olduğunu biliriz be amca. Nerden geliyor bu yeni telaffuzlar, bir sokağın dil ve edebiyatı nasıl bu kadar gelişiyor; aklımda deli sorula..

Derken aha mahallemizin akordiyoncusu da geçiyor aşağıdan. Hafta içi sonu farketmez, geçer sabahları. Güzel ve coşkulu çalar yalnız. Diğer tüm gürültü yapanlara kızarsınız, bu Roman abiye kızamazsınız. Akademisyenin kralı gitsin kansere çözüm bulsun, ne bileyim üzerinde yarın hemen yaşanabilecek sahibinden 2+1 möbleli kepler gezegeni bulsun, abinin çaldığı parçaların sizi kıpraştırdığı kadar sevinemezsiniz. Çok fena. Başkası allahın cumartesi sabahının dokuzunda öyle ses çıkarsa maazallah kafasına odadaki şifonyeri atmak istersiniz; fakat bu abinin akordiyonunun tınısına da küfür ederseniz tam bir odunsunuzdur. Betovını olsun, Palp fikşını olsun ve hatta Kızıl Ordu Korosu’ndan Katyuşha’sı olsun sular seller gibi çalar. Ha sıkayp mi? Ya s*ktir et skaypı, sırası mı şimdi?

Değil tabii. Yani en azından benim için olsa bile Beşiktaş için değil. Beşiktaş kendini bu kadar ciddiyete ve ilim irfana hazır hissetmiyordu. Dünyanın dört bi yerinden insan oturmuş bi şey tartışmaya, bilim ve teknikte çeşitli ilerleme kaydetmeye çalışıyor; gel gör ki Beşiktaş sokakları buna bile müsade etmiyordu. Bilim adamları çaresizdi. Sıkayp görüşmesine başladığımızdaki var olan soru işaretlerine bir tane daha eklenmişti ve diğer tüm katılımcıların aklını kurcalamaktaydı: Ekin, where the fuck are you? (meali: Ekin, sen nerdesin amk?)

Ha yalnız baktım bi an sessizlik oldu dışarıda, hemen söyleyeceğimi söyledim ve topu Hollandalılara attım. Fakat adamlardan istediğimiz şeyler gerçekten zaman alacak türden olduğundan onların da bizle pazarlık yapacağını bekliyorduk. Zaten hemen kafayı geri ata ata, kasıla kasıla başladılar lafa.

kasil4
  Kasım kasım kasılmak

+ Yeah, we know how importa..

– Mus’lukçuuaa

+ Wha..

– Mus’lukçuuaa

+ Where does this come from guys? (Noluyoz beyler??)

pelin kardes
        Yaa Hollandalı kardeş, çok rahat konuşuyordun

Nerden gelecek birader? Benim ekran mavi flaş çakıyor durmadan gümbür gümbür sesten dolayı. Kafamı gömdüm masaya. Bi yandan şansıma tüküreyim diyorum bi yandan gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Muslukçu ne olm? Hayır rezidanslarda, havuzlu sitelerde büyümedik ki hiç duymamış olayım. Muslukçu dediğin adamı ya eski pornolarda kaslı maslı tipleriyle görürsün (ki inanma, kesin birini zkecek) ya da en fazla sokakta bi dükkanın önünde çay höpürdetirken falan görürsün.

Eve alınabilecek muslukçu vs. ırz düşmanı muslukçu
                Eve alınabilecek muslukçu vs. ırz düşmanı muslukçu

Sokaktan geçerken bağıran muslukçu mu olur lan? Bu bünye at üstünde dolaşan sütçüyü duydu, overlokçuyu, bozacıyı ne bileyim işte davulcuyu, sucuyu duydu ama muslukçuyu duymadı yav. İnanın, hayatımda ilk defa muslukçu duydum, onu da akademik toplantıda duydum. Kaldı ki dünyanın geri kalanı da benimle aynı zamanda duydu. Hayat bazen çok ilginç.

Adamlar tabii alışkın değil böyle şeylere. On yıllardır egemen emperyaliz güç olmanın getirdiği rahatlıkla asıp kesiyolardı. Böyle yukardan bakmalar falan.. Noldu? Bi sıkımlık canınız varmış; aldı götürdü havanızı yurdum sokaklarının satıcıları. Hollandalılarda böyle bi afra tafra.. Ya işte tam önemli bi şey söyleyecez, siz bizi kesiyorsunuz ayakları. Özet geçsene hıyar. Tamam ben bu yazıyı yazarken özet geçemiyorum ama sen geç. O kadar akademixin. Hollandalılar da baktılar durumu hızlandırmak gerek; çabuk çabuk sıralamaya başladılar diyeceklerini.

+ Alright guys, we’ll send you the necessary codes and th…

– Üüç kilo oon liraa. üüç kilo oon liraa. üüç kilo oon liraa. * megafon kapanma sesi

+ Guys, wha..

– Tatlı tatlı daze kiraaz, üüç kilo on liraa. üüç kilo oon liraa. * iki seri korna

Artık kalemi defteri bıraktım bi dakika beyler deyip attım kendimi yandaki kanepeye.

Sizin yapacağınız işi si..
                        Sizin yapacağınız işi si..

Kirazcı muslukçuyla beraber kombo yaptı resmen. Sinirlerim o kadar bozuldu ki, kahkahalarla gülesim var ama ayıp olur diye yüzüme dayadım yastığı. Tahsin Sokak canımdan can aldı adeta.

Peki bitti mi? Bitmedi. Valla bak. Canım yazık Hollandalı hala kod diyor, analiz diyor; denek buluruz haftaya ama işte kolay olmaz diyor. Amerikalı ile İsviçreli zaten sündüler, fotosentez yapar misali bakıyolar ekrana. Bir tek Alman hoca ayıp olmasın diye konuşmayı yönlendirmeye çalışıyor ama nafile. Beyler hadi hızlandıralım da hepimizin işleri güçleri vardır; sadede gelelim diyor. Yani kibarca “Sktir olup gidelim, nereye düştük ulan biz?” diyor anlayacağın. Hollandalılara son bir söz hakkı veriyor.

+ So, Heidi will take a loo..

– Ghrgrhırhırgorgorghr..

(Veremedi)

Neden? Çünkü sokağa giren çöp kamyonu tam bir fatality çekti ve tüm akademiya yerle yeksan oldu. Sıkaypta tek ses var, o da kamyonun motoru.

Artık herifler de peşini bıraktı zaten, gülmeye başladılar. O ana kadar susan Amerikalı, “Ekin sen şimdi tam olarak nerdesin acaba?” diye o beklediğim kaçınılmaz soruyu, oldukça şaşırmış bir biçimde sordu. Acaba Şangay, Delhi mi desem; Kamboçya deyip bekpekir geziyorum ayakları mı yapsam, Atina deyip Yunanlılara mı kitlesem diye düşünürken müezzin abimiz arkadan öğle ezanı ile K.O. yaptı ve cevabı benim yerime megafonlardan tüm dünyaya vermiş oldu.

K.O
                             Head shot!

Baktım kaçış yok; dedim arkadaşlar, İstanbul’dayım. Aa dediler, festival falan mı var? Yok dedim, biz genel olarak böyle festival kıvamında bi ülkeyiz; hükümetinden sokağa kompil Sirq dü Soley gibiyizdir. In fact dedim, if we weren’t the citizens, it’d be an enjoyable country dedim. Herhalde siz de olsanız öyle derdiniz, dimi?

thug_life_tr
                                 Bence yine iyiyiz

Sayın okur, şimdi diyosun ki Ekin sen de kaleyi boş buldun iyi sallıyorsun. Gel bak misafirim ol; gör neler, kimler geçiyor bu sokaktan. Bu bahsettiklerim daha yarısı bile değildir inan. Kışı ayrı yazı ayrı. Her mevsimin ve günün default katılımcıları mesela müezzin, çöp kamyonu ve simitçimiz. Akordiyoncu abi bazen başka mahallelere de gidiyor. Mısırcısı, halı kenarcısı, pet şişe kağıt toplayıcısı, meyve sebzecisi.. en son da muslukçumuz. Sokak sokak değil Rio Karnavalı. Tek farkı cıbıl cıbıl danseden ablalar yerine zipzig diye bağıran simitçi amca feat. pala bıyık kirazcı. Adaletine tüküreyim dünya:(

Neyse bari gidip Nihat’ın golü için yuutupa bakayım. Ülkecek belki de en son o zaman sevinmiştik. Acımı dindireyim.

Akademisyenler sussun, hurdaciden selamlar!

Ciao,

Ekin

Son bestsellırlar:

[YazıMüsveddeden BMW Anahtarına Giden Yol

[YazıZürih’ten ilk hafta izlenimleri

[Video] Türk’ün Kamboçya’da Böcek ve Sürüngenle İmtihanı