Ada Ben Ayrılmak İstiyorum

Evet Ada, doğru duydun. Ama bu öyle uzun zamandır kafamı kurcalayan bi mesele olmadı. Oldukça yeni aslında. Hızlı gelişti. Aklımı çeldi. O yüzden sana söylerken şu anda tam olarak ne diyeceğimi bilemiyorum.  Umarım fazla yüzüme gözüme bulaştırmadan anlatabilirim.

Şu üç cümle sonra gelecek lafları günün birinde ben bile edecektim ha. Yüzyılın klişesi yemin ediyorum. Söylerken utanacam ama ne yazık ki öyle ve doğru. Ada, sorun sende değil bende. İnan ki böyle. Hatta şunu da söyleyeyim de tam olsun. Kurtulayım. Sen benden daha iyilerine layıksın Ada. Off, söylerken yüzüm kızardı yeminle. Ne pis laflarmış bunlar da. İlk kimin aklına geldiyse artık.. Dur, gitme. Önce dinle iki dakika. Sonra ben gideceğim zaten. Hem de temelli.

Bak Ada. Sen bugüne kadar gördüğüm en eğlenceli, en üsturuplu, en nazik topraklarsın. Hakkın ödenmez. Yerin dolmaz. Bunu zaten tartışacak değilim. Tamam, başın biraz fazla kalabalık. Bazen kızdım sana bu yüzden ama olsun. Kararımda onun hiçbir etkisi yok. Belki sana her zaman ulaşamadım ama beraber olduğumuz vakitler, benim için gerçekten de unutulmayacak anılara büründüler. Zaten bundan daha güzel ne olabilir ki?

Hem beni çok güzel arkadaşlarınla tanıştırdın. Yerimiz yurdumuzdan binlerce km ötede böylesine güvenilir insanlarla yolumuzu kesiştirdin. Bu kadar farklı topraklarda kendimize küçük ama samimi bir koloni oluşturacak kadar güzel insanlarla.. Şu geçtiğimiz iki buçuk yıl bir çırpıda geçtiyse, onlar ile senin sayende değil de nedir Ada?  Ne kadar teşekkür etsem az kalacak.

Sen de bekliyosun dimi? O ‘ama’lı cümleyi ne zaman kuracağımı. Derler ya, ‘ama’dan önceki her şey yalandır diye. Belki doğrudur. Bilemiyorum. Ama bulunduğumuz durum için kesinlikle onu ima etmeyecek. Bu cümleden önce yazdıklarım, ömrümün geri kalanında asla unutamayacağım şeylerin çok kısa bir özetiydi. O yüzden, o bağlacı bilinçsizce kullanmadığımı belirtmek isterim.

ama..

Çok uzaksın be ada. Her anlamda. Sadece kilometrelerle ölçülecek fiziki bir mesafe değil bu; zihinsel olarak da çok farklı topraklardayız seninle. Bana, benden olana, sevgilime, alıştığıma.. Hepsine çok uzaksın kısacası. Elbette bavullarımı almış haldır huldur koşarak sana gelirken biliyordum bunları. En azından tahmin ediyordum. Sürpriz değil yani. Diyordum kendime, ben yaparım ya bi şekilde; hallederim. Neleri halletmemiştim ki? O kadar gezmiş etmiş biri olarak ne olacak ki diyordum. Bana sunacaklarına kucak açmaya hazırdım. Aslına bakarsan sana epey de alıştım. Daha doğrusu, kendimden beklemediğim kadar alıştım senin bana sunduklarına; farklılıklarına. Yahu bugün severek tofu falan yiyorum Ada, sen ne diyosun? İki sene önceki Ekin, aynı Ekin mi sanıyorsun? Çaktırmadan çok değiştirdin beni.

Ama hiç değişmeyen yanlarım oldu be Ada. Hatta, bırakamamanın ötesinde daha bile kökten sarıldığım alışkanlıklar. Ve tabii hayatımdaki o değerli insan.. Yani sen zaten olduğun gibi oradaydın ama ben sana ulaşmak için, bu hiç bırakamayacaklarım yüzünden, kulaç atmaya üşendim. Üşendikçe uzaklaştım, uzaklaştıkça yerimi yadırgadım. Çünkü o insan benim için çok önemli Ada. O kadar fedakarlıktan, göz yaşından ve çok daha öncesinde başlayan ‘zorunlu’ ayrılığımızdan sonra artık ne kendime ne ona bu şekilde davranmaya hakkım var. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte onun daha çok yakınlarında bulunmam, daha sık birlikte olmamız gerekiyor. Sanırım bulunduğum durumu ve aldığım kararın arka planını en açık şekilde böyle ifade edebilirdim.

Lafı uzatmayacağım Ada. Gidiyorum artık. Hatta dönüş uçağını kaçırmamak için acele etmem gerekmişti; yüzüne söyleyemedim bunları. Şu anda Abu Dabi havaalanından İstanbul’a gitmek için aktarma uçağını beklerken ayakta yazıyorum bunları. Bilgisayar için bi tane stand buldum. Saat sabahın beş yirmi dördü. İki saattir birileri yaklaşıp yandaki bozuk prizle ilgili beni darlıyor. Kulaklığı çıkarıp bozuk o diyorum, niye diye soranlar oldu inan. Ne bileyim topraam, Emirlik’in Enerji Bakanı mıyım diyecem bi dahaki denyoya. Zaten ‘bozuk bu kullanma’ diye kağıt yapıştırdım üstüne artık. Her neyse. Konuyu dağıttım yine istemeden.. Gördüğün üzere belki sakın bir kafayla yazamadım ama sanırım sen benim ne demek istediğimi anladın Ada.

Nereye gideceğimi elbette senden saklamayacağım Ada. İsviçre’ye yerleşiyorum bundan sonra. Evet, şu geçtiğimiz kış gittiğim. Sen de farketmiştin sanırım ona karşı gelişen tavrımı ve ilgimi. Öyle oldu Ada napalım, dağları çok sevdim ben. Hoş, benim sevdiğim Lozan’dı; şimdi ise ilk görüşte pek gözümün tutmadığı Zürih’e, doktoraya geçiyorum. Bir nevi transfer olacak yani. Zürih’e de hala biraz ön yargılıyım denilebilir. Alışmam zaman alacak gibi. Senin yerini asla tutamayacak yalnız, bunu bilesin. Hatta senin bildiğin kadar kıymetimi de bilmeyecek belki Zürih. Olsun varsın. O bana, benden olana çok daha yakın be Ada. Şu an inan, tek düşündüğüm bu.

Öyle Ada. Tatsızlık olmadan, sakince ve güzel bir şekilde veda etmek en iyisi bence de. Bilesin ki seni özleyeceğim ve ilk fırsatta ziyaretine geleceğim. Senin ve senin bana kattıklarını asla unutamam. Hem belki İsviçre’ye gelirsen beni ziyaret de edersin. Kısmet olur da Zürih’te kendime bir ev bulabilirsem orası senin de evin sayılır artık. Neticede bana bunca süredir ev sahipliği yaptın. Hakkını ödemek isterim.

İyi bak lütfen kendine Ada. Japonca’da nasıl diyordunuz? Hah, ki otsukete kudasai. Gerçi bunu gidenin arkasından söylüyorsunuz ama sen anladın beni Ada. Her şey için bir kez daha teşekkürler, sundukların için minnettarım. Bir gün yeniden görüşmek üzere.

Not: Canım ramen ve toro sushi çektiğinde hala senden isteyebilir miyim Ada? Çünkü muhtemelen haftaya sushi sushi diye kendimi yerim.

Karşında saygıyla ve sevgiyle son kez eğiliyorum.

Eski adalı, Ekin

Kaptan bi Tokyo, bi de öğrenci (Tokyo’da Yaşam)

İlkokuldaydı sanırım, kompozisyon ödevi sorusuydu: “Büyük bir şehirde mi yaşamak istersiniz yoksa köyde mi?”. O zamanlar büyük şehir olarak aklıma tek gelen İstanbul olurdu. Şimdi Tokyo’yu gördükten sonra başka büyük bir şehir dahi hayal edemiyorum. Tamam, büyük yüzölçümüne veya kalabalık bir nüfusa sahip dünyada daha pek çok şehir var. Yalnız, günlük neredeyse 40 milyona varan nüfusuyla Tokyo kadar temizliği, düzeni, güven ve kusursuz işleyişi bir bütün olarak sunan başka bir büyük şehir olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla büyükşehir yaşantısını optimum olarak deneyimleyeceğiniz bir yer Tokyo.

Her şehirde olduğu gibi Tokyo’nun da olumlu ve olumsuz tarafları var; cennet vari bir tablo çizmek istemem. Beğendiğim yanlarının en başında inanılmaz güvenli olması geliyor. Şöyle örnek vereyim: İki yıl boyunca işlek bir metro hattının üzerinde bulunan bir istasyona 5 dakika yürüme mesafesinde bir binada oturdum. Evde de olsam dışarı da çıksam kapımı toplamda on defa kilitlediğimi sanmıyorum. Kaldı ki Japonya’da evlerin giriş kapıları bizdeki ev içi kapıları gibi iki taraftan kapı koluyla kolayca açılabilir. Bir kere dahi sorun yaşamadım. Ya da haftada iki üç kere spor yapmaya gittiğim nehir kenarında koşuya başlamadan önce eşyalarımı (metro kartım, bir miktar para ve evin anahtarı dahil) rastgele çimenlerin üzerine bırakır; bir saat sonra döndüğümde ise etrafta benim gibi onlarca insanın spor yapmasına rağmen hiçbir şekilde dokunulmamış biçimde bulurdum. Belki ben çok şanslıydım da başıma bir tatsızlık gelmedi. Çünkü Japonya’da hırsızlık hiç yoktur diyemem. Ama en yaygın ve nispeten ciddi hırsızlığın bisiklet çalmak olduğu bir ülkede her daim eşyalarınızın güvende olduğunu hisssetmeniz olasıdır.

Diğer sevdiğim bir yanı ise sokakların her daim temiz ve düzenli olması. Parklarda hafta sonları binlerce insan piknik yapar, haftada bir şehrin herhangi bir yerinde festival ya da fuar vardır; buna rağmen ortalıkta neredeyse hiç cop göremezsiniz. Görseniz de kesin yabancılar atmıştır zaten:)

Tokyo’nun bizlere sunduğu bir diğer güzellik de istediğiniz her saat her türlü ihtiyacınızı giderecek hizmete erişiminiz olması. Özellikle Tokyo’da aç kalmanız imkansız. Şehrin her yani 24 saat işleyen konbini (convenient’tan geliyor) denilen marketlerle ve yiyecek içecek otomatlarıyla donatılmış durumda. Gece dahi bebek bezine, lavabo açıcısına, şaraba, kuşkonmaza, külotlu çoraba, çorbaya, kargo gönderimine ya da fotokopiye ihtiyaç duyarsanız bu yerler sizin kurtarıcınız oluyor. Gerçi itiraf etmeliyim, iki yılda toplasam belki 3-4 kere faydalanmışımdır bu sınırsız hizmetten. Biraz üzerinde düşününce bana bu çok büyük bir şımarıklık gibi geliyor. Doğal kaynakları aşırı hızlı bitirmemize neden olan bu işleyiş, kısır döngüye girmiş tüketim doyumsuzluğunun ‘gereklilik ve kolaylık’ kisvesi altında şehir insanlarına sanki iyi bir hizmetmiş gibi sunulmasından başka bir şey değil. Yalnız şu son cümleyi yazarken boynumda fular belirdi. Esas konumuzdan saparak sizleri de aşırı fular zehirlenmesine maruz bırakmak istemem.

Biliyorum. Daha Tokyo’yu övebileceğim pek çok madde sayabilirim. Aklıma gelen son önemli unsurlardan bir tanesi de sosyal hayatla ilgili. Tokyo, dışarı çıkıp vakit geçirmeyi sevenler için cennet şehirlerden bir tanesi. Dünya mutfağından tutun (özellikle de yaşayan azınlıkların katkılarıyla gelişen Asya mutfağı) barlarına, konselerden sergilere kadar zilyon tane keşfedilecek mekan ve aktivite çıkarıveriyor karşınıza. Bitirebilene aşkolsun! “Bu şehirde bir insanın sıkılması imkansız dostum” şeklinde iddialı bir beyanatta bulunmak istemem ama bu şehirde canı sıkılan bir insanı daha ne paklar, onu bilmiyorum:)

Eveet. Aklıma gelen bunca güzel yanlarından sonra biraz da Tokyo’nun pek o kadar da memnun olmadığım kısımlarına gelirsem listemin başını hiç şüphesiz ‘kalabalık’ alır. Aman Allahım! Böyle bir insan yığını olamaz. Sokaklar, mağazalar, restaurantlar, kafeler, barlar, trenler.. Bir şehirde her yer mi kalabalık mı olur? E bir şehirde neredeyse 40 milyon insan yaşarsa olur tabii. Şimdi burada hemen internette aratacaklar çıkacak “Gerçekten Tokyo’nun nüfusu 40 milyon mu?” diye. Buna bir açıklık getireyim. Normalde Tokyo Belediyesi dediğimiz alan aslında 13-14 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Bu bizim İstanbul ile aşağı yukarı aynı. Esas sorun, insanların Tokyo’nun çevresinde oturup işleri, aktiviteleri için Tokyo’ya akın etmesi. Böylece Tokyo’nun etrafında olan Kanagawa (Kawasaki ve Yokohama’yı barındırıyor), Saitama, Chiba gibi şehirlerin de nüfusları eklendiğinde Büyük Tokyo Bölgesi adlı yeni bir tanım ortaya çıkıyor. Bizde muadili olacak olsa Kocaeli, Yalova ve Tekirdağ halkının İstanbul’a gelip çalışması olacaktır ki bu aslında daha küçük bir çapta gerçekleşiyor zaten.

Hal böyle olunca gittiğiniz her yerde uzun süreler sıra beklemek oldukça sıradanlaşıyor. Tıpkı Japonların yaptığı gibi. Sabahın 5’inde balık haline sushi yemeye mi gidiyorsunuz? Hiç önemli değil, kafadan bir saat beklersiniz. Sakuralar açtığında park gezip, piknik mi yapacaksınız? Etrafınızda sizle aynı amacı güden binlerce insan arasında kolay gelsin. Sabah trenle işinize mi gideceksiniz? Metrobüslerimize dudak ısırtacak türden bir kalabalıkla insan sörfü yapmaya hazır olun. Çünkü kolunuzu kaldıracak boşluk bile bulamadığınız, Japonlardan hiç beklemeyeceğiniz üzere insanların içeri girip çıkarken sizin varlığınızı yoka sayacak biçimde sizi itip kaktığı, cama yapışarak onlarca dakika gittiğiniz ve yanınızdaki insanlar hakkında “Gelecekte mutlu bir yuva kursak yapabilir miyiz acaba? Neticede bu kadar fiziksel temas bazı evliliklerde bile olmuyor yani. Bence biz vagon ahalisi olarak güzel bir komün oluştururuz.” şeklinde sizi derin düşüncelere iten beklenmedik münasebetlere maruz kalmanız işten bile değil. Ayrıca, istasyonlarda indi bindiden sonra kalabalık yüzünden kapanmayan kapılar nedeniyle istasyon görevlilerinin gelip sizi hurra içeriye tıkıştırması gerçekten başlı başına sınır hoplatan bir deneyim olabiliyor. O yüzden ben bu yoğun saatlerdeki trenlere HST (Hayat Sömüren Tren) adını veriyorum zira gerçekten yarım saat içinde içimdeki tüm enerjiyi alıp götürüyor.

Tabii Çinde, Güney Doğu Asya’da bulunmuş ve yaşamış insanlar şimdi bu anlattıklarıma gülecekler. Çünkü oralarda bu kalabalığın üzerine bir de akılalmaz bir kaos var. Şangay’da metroya binip gördüklerimden sonra diz çöküp tövbe etmiştim kalabalığa.Tokyo’yu asla böylesine bir karşılaştırmaya sokamasam da yukarda anlattıklarım doğruluğundan ötürü insanı bir nebze sinayabiliyor.

Tokyo’nun diğer sıkıntılı bir yanı da yeşil alanların çok az olması. Elbette sokakların bir kısmında yol boyu sıralı ağaçlar var, elbette şehrin içine serpiştirilmiş parklar var fakat gün içinde bunlarla karşılaşma olasılığınız pek fazla değil. Zaten parkların da bir çoğu için 200-300 yen giriş ücreti vermek gerekiyor. Hal böyle olunca hafta sonları bir an evvel biraz yeşillik göreyim diye kendimi şehir dışına atmak istiyorum. Özellikle üniversiteye kadar deniz kenarında büyümüş biri olarak adada yaşamamıza rağmen şu birikintisi göremiyor olmak beni bir hayli üzüyor. Körfeze ya da okyanus kiyısına çıkmak rahat bir saatinizi alabiliyor burada. Bilmiyorum, Tokyo gibi büyük bir şehirden bunları beklemek yanlış mıdır ya da saflık mıdır (belki de lükstür) ama yine de doğanın eksikliğini hissetmediğimi söylersem yalan olur.

Farkındayım. Yazdıkça aklıma gelen negatif unsurlar çoğalıyor nedense. Halbuki ben oldukça Tokyo sever bir insanım (pek belli etmiyorum galiba). Fakat, burada yaşayan bir yabancı olarak gözlemlerimi düzgün aktarmazsam siz değerli okuyucuları yanıltmiş olurum. Burada yazdıklarım elbet sadece Tokyo’nun sorunu olan unsurlar değil. Tokyo’nun, Japonya’nın diğer şehirleriyle veya dünyadaki diğer büyük şehirlerle paylaştığı ortak sıkıntılar elbette var. Misal, binaların dayanıklı olsa da depremlerin sıklıkla yaşanması tüm ada genelinde öyle o kadar da alışılmış bir olay değil. Süreç içinde konuştuğum, tanıştığım pek çok Japon endişelerini dile getiriyor. Bunun dışında özellikle restaurant ve barlarda sigara kullanımının yasaklanmamış olması benim gibi insanlar için büyük bir dezavantaj. İşin daha da ilginci, sokakta sigara içmenin yasal olmadığı, sadece belirli noktalarda sigara içimine izin verilen bu ironi dünyası kentte gittiğiniz barların veya kafelerin ekseriyetle duman altı olması sosyal hayatınızdan alacağınız keyfi yer yer düşürüyor. Bu da belki Tokyo’yu kısa süreli ziyaret edeceklerin dert etmesi gereken bir unsur değil ama buraya yerleşmek gibi bir planı olanlar için kesinlikle üzerinde düşünmesi gereken bir nokta.

Neyse. Dediğim gibi, Tokyo hakkında daha sayfalar dolusu yazabilirim sanırım. Artık İstanbul’dan, Ankara’dan veya İzmir’den daha iyi tanıdığım bir şehir oldu diyebilirim. Güzel yanlarıyla da zor yanlarıyla da Tokyo’yu Tokyo olarak kabullenmekten başka bir seçeneğiniz yok. Yaşadığınız her yerde olduğu gibi kimi zaman çok sevdiğiniz, kimi zaman sizi bıktıran; çoğu zaman masmavi gökyüzüyle sizi durduk yere neşelendirebilen ya da daracık, kaldırımı olmayan sokaklarında gece yürürken canınızı hiçe sayacak derecede yanınızdan hızla geçebilen motor çetelerinin sizi durduk yere korkutmasıyla Tokyo yaşamın ta kendisi aslında. Yaşamak için en uygun şehir olduğunu asla iddia edemem. Ama her duygudan ve tattan sağa sola biraz biraz serpiştirilmiş. Bunları gidip eşeleyip bulmak da Tokyo’ya geleceklerin bileceği iş.

Bir sonraki yazılarda görüşmek üzere,

Ekin Başalp

Ekin’den Tokyo’ya gideceklere tavsiyeler

Öncelikle, yarım kilo baklava ve 50’lik bir rakıyla beraber gelmenizi tembihlemem gerekir. Çok özlüyorum ulen. Şaka bir yana, Tokyo’yu ziyaret edecekler açısından bence en önemlisi mevsim. Eğer 9000km öteden Japonya’ya gidip yapacağınız bu geziden biraz tat almak istiyorsanız kış ve yaz ayları için kesinlikle plan yapmayın. Dondurucu soğuklarla, fırtınalarla ve Antalya’nınkisinden beter, bunaltıcı nemle uğraşmak istemiyorsanız bu içten tavsiyeme kulak verebilirsiniz. Tabii istisnai olarak burada kayak yapmayı planlayanları, sadece yaz aylarında tırmanılabilen Fuji Dağı’na gidecekleri; veya sadece belli dönemlerde gerçekleşen, özel bir festivala varsa ona katılacakları ayrı tutuyorum. Eğer kiraz çiçeklerini (sakura) merak ediyorsanız mart – nisan ortası bir mevsim gezginler için en uygunu olacaktır. Benim gibi “Hayır, ben kırmızı yaprakları görmek istiyorum”culardansanız o zaman ekim ortası ile aralık başı Tokyo’nun en güzel biçimde kızardığı döneme denk gelir. Biraz da sonbahar yağmuruyla beraber tabii.

Tokyo'nun sonbaharı da güzel
                   Tokyo’nun sonbaharı da güzel

Onun dışında buraya gelenlerin en az bir hafta ayırmasını öneririm. O kadar yol katedip de burada bazı görülecek yerleri harcadıklarında, insanlar adına çok üzülüyorum. Tokyo’dan bile daha çok sevdiğim Yokohama olsun; Tokyo’nun hemen batısındaki Kanagawa eyaletine bağlı Fuji Dağı ve çevresindeki goller olsun Tokyo etrafında gezilip görülecek pek çok yer var. Lütfen bunları görmeden dönmeyin. Gelmeden http://www.japan-guide.com/ sitesine mutlaka göz atmayı unutmayın. Tokyo ve Japonya ile ilgili her şeyi buradan kolaylıkla bulacaksınız.

Ciao,

Ekin B.

Japonya pahalı, dimi?

Japonya Türkiye’den gidenler için elbette pahalı gelecektir. Bana artık pahalı gelmiyor çünkü burada para kazanan biri için (devlet bursu da olsa) kaliteli yaşamak Türkiye’deki gibi lüks değil. Tek sorun, küçücük evlere bir ton kira veriyor olmanız. İstanbul’da emlak balonu dediğimiz şey Tokyo’da emlak zeplini. Bir de evi kiralarken depozito yanında sizden istedikleri ‘şükran parası’ veya ‘anahtar parası’ gibi abuk subuk meblalara ulaşan, size hiçbir zaman geri dönmeyecek olan bazı ilave giderler olabiliyor.

Ev işini hallettikten sonra market alışverişi canınızı kesinlikle sıkmıyor. Tükettiğiniz meyve ve sebzeyi bulunduğunuz coğrafyaya göre düzenlerseniz canınız yanmıyor. Yani tropikal meyvelerden gider, burada yetiştirilen sebzelerden alırsanız bir sıkıntı yaşamazsınız. Ama benim gibi iflah olmaz bir zeytinyağlı taze fasulye hastasıysanız tabii keseyi dönem dönem biraz daha açıyorsunuz. Et alışverişinde ise Amerika, Avustralya veya Yeni Zelanda menşei ürünleri alarak Japonlarınkine göre çok daha az yağ barındıran etleri oldukça uygun fiyatlara alma şansınız oluyor. Bu tür taktikler geliştirerek bütçenizi üzmüyorsunuz.

Araba veya motorsiklet gibi özel bir sevdanız yoksa Tokyo’da trenle ulaşım da kent kart muadili toplu taşıma kartları kullanan bizler için oldukça uygun. Fakat şehir değiştirecekseniz ve biraz hızlı hareket etmek için meşhur Shinkansen’lere (bullet train-hızlı tren) binecekseniz o zaman ışın rengi değişiyor. Onlar oldukça pahalı. O yüzden benim tercihim hala low-cost airlines diye tabir ettiğimiz ucuz hava yolu firmaları ve otobüsten yana olmak zorunda. En azından bir müddet daha.

Kıyafet de Japonya’da tahmin edildiğinden ucuza halledilebilir. En azından gittiğiniz her mağaza korkunç bir fiyat sunarak korkutmuyor sizi. Yerli ve yabancı markalar dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da herkesin bütçesine uygun kıyafetler sunabiliyor. O yüzden Japonya’yı ziyaret edecekler eğer olağan gezilerinin dışında daha doğa sporlarıyla ilgileneceklerse o kadar eşyayı valizlerinde işkence gibi yük etmek yerine pekala Tokyo’da kiralayabilirler.

Bence Tokyo yine de çoğu Avrupa şehrinden daha pahalı değil. Özellikle de İskandinavya ülkelerini, İngiltere veya İsviçre’yi daha önceden gezenler için Tokyo ucuz bile gelebilir. Gezginlerin nispeten uygun fiyatlara konaklamayı halledebileceklerini söyleyebilirim. Parayı daha çok dışarda yemeğe ve ulaşıma harcayacaklar ama bu da zaten her daim gezmenin bir parçası. Eğer ekonomi yaparak gezmek niyetinde olanlar için Japonya bir hayli zorlayıcı olabilir.

Ciao,

Ekin

Japonya’da hangi şehirlere gitsek ki?

Tokyo’yu da barındıran Kanto bölgesindeki şehirlerin yanı sıra Kansai bölgesinde bulunan Osaka, Kyoto, Nara, Kobe’yi; daha güneyde yer alan Hiroshima’yı ve şub-tropik bölgede olan Okinawa adalarından bir kaçını gördüm.

Osaka’nın şehir yaşamının az çok Tokyo ile benzerlik taşıdığını söyleyebilirim fakat İstanbul ile İzmir arasındaki fark burada da mevcut. Osaka’nın başkentliğini yaptığı Kansai bölgesinde insalar çok daha girişken. Tokyoluların aksine ‘Japon utangaçlıkları’ o kadar belirgin değil. Ben de bu yüzden kendimi Osaka’da çok daha rahat ve mutlu hissetmiştim. Hiroshima ise büyük şehirlerden sonra çok ufak geliyor insana. Hatta şehir içinde trenden ziyade tramvaylara biniliyor. Avrupa’da küçük bir şehirdeymişsiniz izlenimi uyandırmıştı bana. Nara dediğimiz yer ise bildiğimiz köy misali, yemyeşil ve zamanında Japon İmparatorluğuna başkentlik yapmış bir kasaba. Şehrin her sokaklarına serbestçe yayılmış geyikleriyle meşhur. Japonya tarihinden önemli eserleri görebileceğiniz, sakin bir yer. Okinawa adaları ise tam bizim Antalya’miz. En ufak bir tatil bulan ve bunu deniz kenarında harcamak isteyen herkes 3 saat uçak yolculuğundan sonra soluğu bu tropik adalarda alıyor. Haksızlar mı? Elbette değil. Amerikan hava ordusunun Pasifikteki en büyük üssü bu adada olduğundan pek Japonya’daymışsınız gibi hissedemiyorsunuz ama çok daha ucuza ve lezzetli yemek seçenekleriyle karşılaştığınızda Amerikalıları öyle çok da umursamamaya başlıyorsunuz. Daha küçük adalara gittiğinizde ise zaten dünyadan soyutlanabileceğiniz topraklardasınız. Bir de Fukuoka bölgesi var ki insanıyla da, doğasıyla da tadından yenmez. Tokyo’ya uzak olabilir ama Fukuoka güzel topraklar vesselam.

Farkettiyseniz Kyoto’yu sona sakladım. Çünkü ben sofrada da en sevdiğim yemeği son lokma olarak saklayanlardanım. Kyoto bu ülkenin gerçekten de açık ara en sevdiğim şehri. Tarihi olsun, doğası olsun Japonya’ya yaklaşık bin yıl başkentlik yapmış bir şehir. Ara sıra turistler yüzünden kalabalık olabiliyor ama Tokyo’dan gelen biri için bu hiç önemli değil. Daha çok yaşlıların yaşadığı, otantik bir şehir. Küçük. Bir genç olarak bu dinginlikten sıkıldığınızda yarım saatte Osaka’ya trenle geçme fırsatınız oluyor. Ya da şehir yaşamından tamamen kaçmak istiyorsanız yarım saatte Nara’ya da gidebilirsiniz. Yaşam koşulları dolayısıyla adanın optimum ve en yaşanabilir şehri diyebilirim rahatlıkla. Japonya’yı ziyaret edeceklerin listesinde Kyoto mutlaka ama mutlaka olmalı. Tokyo bu adanın kalbiyse Kyoto Japonya’nun ruhudur çünkü!

Ciao,

Ekin

Bir Türk’ün Japon mutfağıyla imtihanı

Geldikten sonra sushi hariç diğer tüm yemeklere hemen alışabildim. Sushiden tat almayı başarabilmem yaklaşık bir yılımı aldı ama şimdi azili bir sushi tüketicisiyim. Adabıyla yendiğinde sushi gerçekten de mutlu ediyor insanı. Bunu öğrenmek de zaman alabiliyor. Onun dışında özellikle ‘Ramen’ denilen ve çorba içinde çeşitli garniturlerle birlikte sunulan erişte çeşitlerine bayılıyorum ama çok yağlı olduklarından seyrek tüketiyorum. Zaten sanılanın aksine Japonya’da dışarda yediğiniz yemek çeşitlerinin çoğu, bazı istisnalar dışında, yüksek kalorili ve yağlı (ya da kızartma) oluyor. Neticede pirince ve erişteye dayanan, kullanılan etlerdeki yağ oranlarının oldukça yüksek olduğu bir mutfaktan bahsediyoruz. Oldukça zengin bir mangal, izgara kültürleri var. Tavuğun gagası hariç yer yeri tüketiliyor. Bunlara alışması benim için hiç zor olmadı; yeni tatlara her zaman açığımdır. Sebzeler eğer başka ana yemeğin içinde garnitur olarak kullanılmıyorsa genellikle çeşitli soslarla ve çığ tüketiliyor. Bu yemekler oldukça hafif ve sağlıklı tabii.

Bir de ilk zamanlar çok garipsediğim fakat artık normal gelmeye başlayan yemek alışkanlıkları da var. Mesela etli pilav yemeğinin üstüne çığ yumurta kırmak gibi. Ya da pişmiş etleri çığ yumurtaya bandırıp, soğutarak yemek alışkanlıkları gibi. Bir de hala zaten mükozalı bir bitki olan bamyayı ince ince dilimleyip yapış yapış bir meze gibi sunmalarına alışamadım ama o kadar olur artık. Her mutfağın kültüre yakın olmayan insanlara garip gelen yanları vardır zaten.

Bunların dışında daha çok Tokyo’nun arka sokak mutfağıyla ve bilinmeyen lezzetleri ile ilgilenenler varsa blogumda yayınlamış olduğum “Ciddiyetsiz Mini Belgesel: Alternatif Japon Mutfağı” başlıklı videolara göz atarak yılan şarabi, kurbağa, çekirge, yavru yılan balığı, deniz anası vb. yiyeceklerin tatları hakkında fikir sahibi olabilirler.

Ciao,

Ekin