Cybathlon Olimpiyatları: Rise of the Cyborgs

Buyur sayın okur, otur şöyle. Seninle Cybathlon hakkında konuşmamız gerekiyor. Ve soru işaretli gözlerinden anlayabildiğim üzere, dünyada henüz ilki gerçekleşmiş bu Bionic Olimpiyatlarının önemi, bizde pek algılanamamış. İşte bu yüzden, seni beş dakikalığına ülke gündeminden uzaklaştırıp Cybathlon ile ilgili en taze bilgileri vereceğim. Zira bahsedeceğim etkinlik, arka planda işleyen teknolojileri henüz duymamış ve fiziksel engeli bulunan pek çok insan için şöbiyet lezzetinde haberler getiriyor. Bu yüzden, ‘Gezi görünümlü geyik bloğu’ sıfatımdan sıyrılıp bilim ve teknolojinin insan hayatı için ne kadar anlamlı işlerle uğraştığını, olayın içinden gelen bir doktora öğrencisi olarak kendi gözlemlerimle aktarıyorum.

Nedir bu Cybathlon?

Cybathlon, ETH Zürih Üniversitesi tarafından düzenlenen ve fiziksel engeli bulunan atletlerin bionic robot teknolojisini kullanarak çeşitli engelleri aşmaya çalıştıkları, altı yarış disiplini barındıran bir Olimpiyat; kısaca Biyonik Olimpiyatları. Teknolojinin insan yaşamı kalitesine olan katkısını gösterebilme amacıyla 8 Ekim 2016 tarihinde, 25 ülkeden 73 atlet ve 400 teknik elemanın katılımıyla, 5000 seyirci kapasiteli bir arenada gerçekleştirildi.

kahve
       Şu biyonik meselesini biraz açsak diyorum

Biyonik, sayın okur; mühendislik problemlerini çözmek ve teknolojik tasarımlar oluşturmak için doğadaki biyolojik sistemleri inceleyip onlardan faydalanma yöntemidir. Doğanın teknoloji için örnek alınmasıdır.

– Peki, aslanı kaplanı, börtüsü böceği bizim gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

Hayret bir şey sayın okur. Doğa, biyoloji deyince aklımıza bir tek yılandan kaçan iguana mı geliyor? Ama haklısınız da bi’ yandan; üniversite sınavına hazırlıkta defalarca ‘beyinciği çıkarılmış kuş nasıl hareket eder?’ sorusuna maruz kalmaktan biyolojiye soğuduk. Hava sürtünmesini ihmal ede ede çözdüğümüz fizik sorularıyla Salvador Dali tablosuna girmemiz gerekirken üniversiteye girince ambale olduk. O yüzden doğaya, bilime tutunabildiğimiz tek dal da belgeseller oldu. Ama üzülmeyin, birazdan her şey açıklığa kavuşacak ve dünya bir dakikalığına güze.. şaka şaka. Buyurun, devam ediyoruz.

Bahsi geçen bu Cybathlon Bionic Olimpiyatları, önceden duymuş olabileceğiniz Paralimpik Olimpiyatlarından biraz farklılık gösteriyor. Aslına bakarsanız, fiziksel engeli bulunan katılımcı atletler iki olimpiyat türünde de yarışabiliyorlar. Hatta öyle ki, bazıları bu yıl Rio’dan çıkıp Zürih’e geldiler. Paralimpik’teki atletler, motorize olmayan (elektrik ve şarja ihtiyaç duymayan), destekleyici yapay uzuvlar kullanarak bir spor dalında başarılı olmaya çalışırlar. Cybathlon’daki amaç ise bu atletlerin günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri zorlukları robotik cihazlar ve protezler ile aşmasıdır. Dolayısıyla, daha günlük sorunları hedef alan; atletlerinkisi kadar teknolojiyi geliştiren teknik ekibin de teknoloji performansını ölçen bir organizasyon oluyor. Bu teknolojileri de altı disipline ayırıp takımları birbirleriyle yarıştırıyor. Gelin bu muhteşem teknolojileri teker teker inceleyelim.

1. Brain-Computer Interface (BCI) (Beyin-bilgisayar Arayüzü) Yarışı

Kabul; henüz Mel Gibson amcamızın ‘Kadınlar Ne İster’ filmindeki gibi detaylı bir akıl okuması yapamasak da BCI teknolojisiyle beyin sinyallerini ölçmek epeydir mümkün. Bildiğiniz üzere beynimiz, vücudun gerçekleştireceği hareketler için sinir sistemimiz aracılığıyla komutlar verir. El kol hareketi yaparken, ağız dolusu birilerine söverken, metrobüslerdeki boşluğu yakalamak için fıtı fıtı sağ sol yaparken falan beynimiz ciyuv oraya ciyuv buraya sinyaller gönderir ki istediğimiz hareket gerçekleşsin.

bedava.jpg

BCI’ı geliştirenler de, “Yahu onca sinyal akıyor, neyin nerden nereye gittiğini bilmiyoruz.” serzenişiyle bu sinyallerin beyindeki kaynağını keşfediyorlar. Sinyalleri saptamak için kafanın üstüne – en basit ifadeyle – ‘sensör dolu bir bere’ gibi takılan ve elektroensefalografi (EEG) yönteminin kullanıldığı cihazlar geliştirmekteler. Hatta algılanan sinyallerin üzerine eklenen mühendislikle robotların hareket kontrolüne çoktandır başlanmıştı bile. Ama böylesine bir teknoloji, olimpiyatlarda ilk defa deneneceğinden işler sağlama alındı ve BCI’ın kapasitesi sanal bir oyunda denendi. Boyundan altı felçli atletler, kendileri için tasarlanan bu ‘bere’ ile bir PC oyunu içinde beyin komutlarıyla hareket ettirdikleri sanal oyuncuları yarıştırdılar.

2. Functional Electrical Stimulation (FES) (İşlevsel Elektrikli Uyarım) Bisikleti

Fitnısta her dambıl seansı sonrası aynalarda kendimize bakmaya doyamamamıza sebep olan protein demetlerini bildiniz mi? Evet, kaslar. İşte bunların alayı bir araya gelip belli bir düzenle kasılınca hareket etmemizi sağlıyor. Diyelim ki bir sebepten kaslarımız üzerinde olan kontrolümüz kayboldu. İşte bu esnada FES; felçli bireyin kaslarının tekrar kasılabilmesini sağlayan, şokella yemiş çocuk dinamikliğinde bir teknoloji sunuyor bizlere. Bunu nasıl mı yapıyor? Şöyle ki; anneannelerimiz örgü örerken ellerindeki tığ ve ipliğe rastgele girişmiyorlar dimi? Belli bi şablona göre neredeyse ritmik desen ve el hareketleriyle işliyorlar bu danteli. FES tekniği de elektrik akımını belli seviyede, belli ritimlerle, belli kas demetlerine verip uzvun hareketini sağlıyor.

Burada, şu önemli husustan da bahsetmekte fayda var. Toplumda maalesef, belirli bir uzvu üzerinde kontrolü olmayan insanlar için bu uzuvlarını komple yitirdiklerine dair yanlış bir algı var. Mesela belden altı felçli bir birey, sadece sinir sistemindeki bir hasardan dolayı alt bölgesindeki iskelet yapısı üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olabilir. Ancak kaslar ve kemikler, vücut tarafından kan damarlarıyla beslendiği için yaşamlarını sürdürmektedir. Bu yüzden, FES tekniğinde olduğu gibi, cilde yerleştirilen elektrotlar ile kas demetlerine akımlar gönderip bu uzuvlar tekrar etkinleştirilebilirler.

Bu temel bilgiyle yola çıkan Cybathlon organizatörleri de FES teknolojisinin performansını bisiklet kategorisinde denedi. Tüm vücudu veya belden altı felçli olan atletler yapay olarak uyarılan bacak kaslarıyla pedal çevirdiler ve arena pistinde, dayanıklılıklarına göre kasa uygulanan akım güçlerini de kendileri ayarlayarak birbirleriyle yarıştılar.

3. Powered Exoskeleton (Mekanik Dış İskelet)

Exoskeleton, anne sütünden sonra insanlığa en faydalı şey olmaya aday adayı olabilir. Bakın abartmıyorum. Sadece felçli bireyler için değil, sağlıklı bireyler için de harika bir teknoloji. Tanım itibariyle exoskeleton, giyen kişinin hareket kabiliyetlerini artırmak için tasarlanmış motorize dış iskelettir. Engelli bireylerde yitirilen hareket kabiliyeti ve dengeyi yeniden sağlar. Sakatlık durumlarında ve yaş ilerlemesine bağlı eklem sorunlarında fizyoterapide kullanılır. Sağlıklı bireylerin ise yük taşıma potansiyelini artırabilir. Daha n’apsın lan, kirli bulaşıkları da mı yıkasın? Gerçi orduda, fabrikalarda kullanılmaya çoktan başlandı bile.

Tekerlekli sandalyeye bağlı felçli bireyler de, günlük yaşamlarında yapmak isteyebilecekleri temel faaliyetleri, exoskeleton yardımıyla yeniden yapabilme kabiliyetine erişebilirler. Tamam, belki bir Alex değil ama on yirmi yıl sonra bi Iron Man olacağız böyle gidersek.

Exoskeletonları bu kadar övdüysem de Cybathlon organizatörleri bana güvenmeyip geliştirilen teknolojiyi bir de kendileri görmek istediler. Sadece belden altı felçli pilotların yarışabileceği bu disiplinde atletler, tipik günlük görevlerden oluşan bir engel serisini (oturma kalkma, yürüme ve merdiven inip çıkma vb.) kendilerinin ve exoskeletonun performansı ile geçmeye çalıştılar.

4. Powered Wheelchair (Motorize Tekerlekli Sandalye)

Cybathlon’da mühendislere bir freestyle kategorisi ayrılsaydı o da bu olurdu. Böceklerin hareket yöntemini taklit eden tekerlekli sandalyelerden tank misali paletle ilerleyenlerine, Segway mantığında hacıyatmaz gibi çalışanlarından göz hareketi ile kontrol edilenine, yaratıcılığın origamiye ulaştığı bir disiplin oldu adeta.

Hepsine hayran kaldığımız bu tasarımların ise amacı tekti: O engel aşılacak. Zira günlük işlerini tekerlekli sandalye ile idame ettirmek durumunda olanlarımız bu abuk sabuk engellerden yeterince çekmekte. Yok kaldırımı, yok merdiveni derken belediyelere ve tabii arabasını davar gibi sağa sola bırakıp geçişi daraltan duyarsız vatandaşlara tekme tokat dalası geliyor insanın. Hele ülkemizde öyle bir kazı çalışması aşkı sürüp gidiyor ki sağlıklı insan bile komandoya evrilmekte. Cybathlon’da da işte bordo bereli haline getirilmiş teknolojik tekerlekli sandalyeler, felçli bireylerin bu engelleri aşması için yarıştırıldı.

5. Powered Arm & Leg Prosthesis (Motorize Kol ve Bacak Protezi)

Cyborg’luğa giden ulvi yolda ilk adımı motorize kol ve diz protezleriyle atıyoruz sanırım. Yıllardır mekanik ve ergonomik tasarım güncellemeleriyle kısıtlanmış protez teknolojisi, robotik ve biyonikle beraber takılmaya başlayınca bizlere ufak çaplı bir rönesans yaşattı adeta. Bildiğimiz protezlerden farklı olarak enerji ile çalışan bu yeni cihazlar, işi bir boyut daha öteye götürüp bizi Arnıld Şıvayngezer (yazamadı) olmaya doğru adım adım ilerletiyor.

Örneğin, motorize kol protezlerindeki yeni kontrol sistemleri, yapılması planlanan hareketi, uzvun sağlıklı kısmında bulunan kas ve sinirlerinden gelen sinyaller aracılığıyla algılayıp bunu parmak hareketlerine dönüştürebilmekte. Hatta felç durumu yoksa dokunma hissiyatının bile kişiye iletilebilmesi mümkün olmakta. Daha n’olsun?

Teknolojik diz ve bacak protezleri ise, basılacak zemine göre yerden gelen tepki kuvvetini sönümlemede ve eğime göre yapay eklemlerin açısını ayarlayıp tökezlemeyi engellemekte epey ilerlediler. Bazı üst modellerle ağır egzersizler yapıp doğa koşularına çıkmak bile imkân dâhilinde. Resmen aklımı çıldıracağım!

Gördüğün üzere sayın okur; ülkemizde ve dünyada olup biten saçma sapan zilyon tane olayın yanında kedi videolarına ek olarak insanlığın yüzünü güldüren böyle gelişmeler de var. Tabii gönül isterdi ki; ortopedik engelli sayısı neredeyse bir milyonu bulan ülkemizde bu tür tekniklere akademi dışında da yatırım yapılsa ve vatandaşımız erişebileceği teknolojiden haberdar olsa. Zira Meksika’dan Tayland’a, Peru’dan İzlanda’ya kadar pek çok takımın arasında bir Türk ekibinin ve televizyon kanalının olmaması hafif burukluk yaşattı ne yalan diyeyim. Ama akşamına O Ses Türkiye seyrettim, sıkıntım hemen geçti.

Neyse sayın okur, artık bana ayırdığın sürenin sonuna geleyim. Eğer bu teknolojiler hakkında daha fazla bilgi almak, ekiplerin geliştirdiği ürünleri tanımak istersen elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım. Araştırma konum da bunlara paralellik gösterdiğinden yeni sorular beni de daha fazlasını öğrenmeye itekliyor. Hem bakarsın ilgilenen birileri çıkar, engelli bir arkadaşımıza aracı oluruz; ne mutlu bize, dimi?

Ciao,

Ekin Başalp

İletişim adresi:  ordasaatkac@gmail.com & basalp.ekin@hest.ethz.ch

Peki Eksişözlük bu duruma ne diyor?

orda saat kac

  1. kendisinin tanimiyla gelsin:

    “gezi gorunumlu geyik blogu”.

    eger siz de gezi yazilari okuyayim, gidilecek gorulecek yerler hakkinda fikir alayim, ama yer yer de kahkahalarla guleyim, bir de ustune guzel fotograflar goreyim diyorsaniz, bu bloga bir goz atin. – 

  2. [https://ordasaatkac.com/ https://ordasaatkac.com/]

    japonya’dan sonra isviçre’ye yerleşen, asya’da böcek yiyip avrupa’da hocasıyla beraber duşa giren ve acayip geyik bir dili olan gezgin ağbi. elin lüksemburg’unda gece vakti erekte bir zenci ile güreşmişliği de var. yarı türkçe yarı ingiliççe şiirleri de güzel. kısaca gezgin blogu takip etmeyi severler için iyi bir alternatif. – 

  3. ben bunun yazarıyla toplasanız bir saat kaldım, o da isveç’te…

    herif isveç soğuğunda parmak arası terlikle geldi lan…ne biliiim dedi bu kadar soğuk olacağını.

    takip edin, güzel blog bu.

    “geziyor ama yazıyor da!”

    bir de odtü’lü odtü’lüyü sever diye birşey var, ama olmayabilir de! –  

  4. ya bir de bu sayfanin guzel bir facebook sayfasi var efendim, kendisi gezileri sirasinda cektigi cok guzel fotograflari da paylasiyor ordan.

    facebook sayfasi icin burdan – 

  5. amatör imkanlarla gezelim görelim. youtube kanallarının daha aktif olmasını istiyorum. en son 4 ay önce bişey yüklemişler o da gayet keyifli. facebook takip etmek o kadar kolay olmuyor malesef. –  
  6. kapsamlı betimlemeleri ve yüksek geyik kalitesi ile göze çarpan, kaliteli bir gezi bloğu.

    özellikle “lüksemburg’da gece vakti erekte zenciyle güreşmek” ve “tatile giderken göte gelmek” adındaki yazıları ile sıçırtmıştır. – 

    eks6

 

  1. sürekli türkiye’de ve avrupa’daki patlamaları kıyas eden, duygularını içtenlikle yaşamayan, popülist destek paylaşımlarıyla merhamet dileyenlere yönelik avrupa’da öğrenim gören bi türk olarak -brüksel patlamasının ardından- bir şeyler karalamış. katılmamak elde değil.

    spoiler

    liseyi okuyan herkes bilir. fizikte etki-tepki diye temel bi kavram vardır. kimse de gidip durduk yere birini bombalayıp öldürmez. manyaktır, radikaldır ottur boktur ama nedensiz bir tepki olmaz. bugün terörden ve benzeri olaylardan kim çekiyorsa (ya da çekecekse) bunun diğerlerine anlamsız gelse de bir sebebi vardır. sen gidip silahlı örgüt oluşturup, silah tüccarlığı yapıp üstüne gidip sakince yaşayan halkların huzurunu bozarsan eninde sonunda bu senin topraklara geri döner. orta doğu’su, afrika’sı, amerika avrupa’sı yok bunun. fizik kuralları her yerde aynıdır. bunda şaşılacak bir şey yok. ama noluyor, her ne koşulda olursa olsun cezasını suçsuz insanlar çekiyor. ölenler çoluk çocuk, masumlar oluyor. esas üzüldüğümüz, bizleri sinirlendiren ve perişan hale sokan bu zaten.

    yalnız üzüntülerimizi bile içten yaşamıyoruz, bu da bir o kadar vahim. sürekli bir duygu kıyası, sürekli bir destekçi çağrısı; daha da kötüsü popülist olan (bakınız hepsi demiyorum) destek içerikli paylaşımlar. benim anlayamadığım da bu zaten. insanı duygularımızı içtenlikle yaşayamıyor olmak. şöyle ki; bir yanda paris’te saldırı olunca batının ve batı etkisinde olan toplumların jesuisparis şeklinde verdiği desteği türkiye’de saldırılar olunca niye bize vermiyorsunuz diye veryansın ediyoruz. yahu saf mıyız? adamın bizi kendine yakın görmemesine mi içerliyoruz gizlice? bak biz yıllardır sizin gibi giyinip yaşıyoruz, sizi dertli zamanınızda unutmuyoruz; bu yüzden “siz de bizi destekleyin lütfen” midir beklentimiz, nedir? sen üzüntünü yaşayacaksan yaşa kardeşim; ne diye durum kıyası yapıp duruyorsun? batıya iki yüzlü diyoruz da bizler (ya da tüm insanlık) çok mu dürüstüz allahaşkına? mesela bir türkiye vatandaşı olarak çıkıp güney amerika’da, hatta yani başımızda her gün olan kıyama duyar mı gösteriyoruz? meksika’da karteller öğrencileri doğrayınca çıkıp da yosoymexico mu dedik? e hayır. ha bak anlarım, insan üzüldüğü zamanlar yanında birini bulmak ister, başkalarından destek bekler ama herkes de kendi yakını, kendinden olanı ‘doğal olarak’ merak eder. insanın odak noktası da bu kadarına yetiyor. doğamız gereği yeri geldiğinde nispeten bencil olabilen ve bireysel çıkarlarımızı düşünebilen bir türüz. normal değil mi? batımızdakiler hasbel kader ortak bir dini ve geçmişi paylaştıklarından, kendi içlerinde olan bitene bizde veya daha uzakta olanlara göre daha çok değer veriyorlar. çok basit. ben de her ne kadar diğer ülkelerde olan insan ölümlerine (saldırı, kaza, doğal afet vs.) üzülsem de dürüst davranmak gerekirse burnumuzun dibinde olan can kayıplarına daha hassas oluyor; daha çok canımı sıkıyorum. çünkü kendimi o insanlara, o yerlere daha yakın sayıyorum. dolayısıyla kimsenin gelip de bana benankarayım, istanbulum demesini bekleyemem; belki yuzeysel de olsa gururum okşanır ama ne yalan diyeyim, yavan kaçar. tıpkı çıkıp benim jesuisparis, brussels dememin gerçekten samimi olamayacağı gibi (varsa, aramızdaki gerçek hümanistleri ayrı tutuyorum tabii). neticede o insanlar da bizler de emperyalistlerin, hükümetlerin yaptığı pisliklerin cezasını çeken basit insanlarız. işte bu basit döngüyü idrak edip önce insanlığı öğrenebilsek şu şehirim, bu ülkeyim demeye de gerek kalmayacak ya, orası hepten ütopya. içtenliğimizi, samimiyetimizi kaybetmeyeceğimiz günlere..
    spoiler

  2. bu blogu zevkle takip edenlerdenim. uslubu, kelime secisleri, humor’u muthis bir yazar.

    yalniz o her buldugunu yemek de nedir kardes ya 🙂 o cekirgeleri, kurbagalari citir citir gotururken, bilumum deniz-kara-hava canlisini siradan yediklerimize kiyas ede ede yeyislerin, hele domuz billuru… tobe tobe 🙂 izlerken sanki testere’yi izliyormusum gibi oluyorum.

    ne diyeyim afiyet seker olsun 🙂

    yazmaya devam kalemi guclu arkadas. 

     

eks8

Alkışlarla Yaşıyorum’da yayınlanan videolarım

Not: Aşağıdaki videolarımı aynı zamanda Orda Saat Kaç-Youtube sayfasında da bulabilirsiniz.

The Türk Strikes Back: Taze Kesim Ahtapot Yemeği Sannakji (G.Kore)

Video: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/298884/the-turk-strikes-back-taze-kesim-ahtapot-yemegi-sannakji-gkore

Açıklama:

Kamboçya’da çekmiş olduğumuz böcek tadımı videosu ve Alternatif Japon Mutfağı mini belgesel setine gelen ilgiden sonra bu sefer daha zorlu yerel bir yemeği tadıyorum: Güney Kore’ye yaptığım seyahat sırasında meşhur Sannakji yemeğini (taze kesilmiş ahtapot) Seul’de gece vakti girdiğim bir pazarda denk geldiğim sokak tezgahlarından birinde deneme fırsatı buldum. İlk lokmayı yutabilmem oldukça zor olduysa da yemek yanında verilen sosların yardımıyla neredeyse bizdeki zeytinyağlı ahtapot salatasını yiyormuşum gibi bir his ve tat uyandırdı. Yorumlar ise videonun içinde. Ahtapotun acı çekebilecek olmasını düşünenler için ise literatür araştırması sonrası bir not: Ahtapot kesildikten sonra kollarındaki sinirler aktif olduğundan kalan refleksler sebebiyle harekete devam etmektedir fakat teknik olarak ahtapot canlılığını yitirmektedir; daha fazla bilgiye “wikipedia.org/wiki/Octopus” sayfasından ulaşabilirsiniz.

 İsviçre’nin Arabalı Trenleriyle Alp Dağlarını Geçmek (Vagon İçinden Çekim)

Videohttp://alkislarlayasiyorum.com/icerik/260382/isvicrenin-arabali-trenleriyle-alp-daglarini-gecmek-vagon-icinden-cekim

Açıklama:

Nisan ayında, İsviçre’nin dağlık bölgelerinde araba ile seyahat ederken bi kasabada yol tıkandı. Dağın eteğinde kaldık. Bunun üzerine orada bulduğumuz yetkililer tıpkı feribot mantığında çalışan bu trenleri kullanmamızı önerince daha önce hiç karşılaşmadığımız bir yolculuk türünü denemiş olduk. Arabayla tren vagonlarına girip arabanın içinde geçirdiğimiz 15dk’lık yolculuk bizlere İsviçre Alplerinden enfes bir kış manzarası sunmuş oldu. Yolculuğu ve araba trenini izliyoruz.

Türk’ün Kamboçya’da Böcek ve Sürüngenle İmtihanı (Akşam Yemeği)

Videohttp://alkislarlayasiyorum.com/icerik/186509/turkun-kambocyada-bocek-ve-surungenle-imtihani-aksam-yemegi

Açıklama: Kamboçya’ya yaptığımız gezi sırasında ülkenin ikinci büyük şehri olan ve aynı zamanda topraklarında ‘Angkor Wat’ı barındıran Siem Reap şehrinde gezinirken gözümüze takılan çeşitli sokak yemekleri tezgahlarından birinin önünde durup sırasıyla kızartilmiş kurbağa, çekirge, örümcek ve yılan gibi bizim kültürümüze, hatta dünyadaki pek çok yemek kültürüne oldukça yabancı ve itici gelen böcek ve sürüngenlerin tadına baktığım ilk ‘böcek videom’.

Tokyo Arka Sokak Lezzetleri – Alternatif Japon Mutfağı – 1. Bölüm 

Videohttp://alkislarlayasiyorum.com/icerik/240323/tokyo-arka-sokak-lezzetleri-alternatif-japon-mutfagi-bolum-1

Açıklama: Aralık 2014’ün ikinci haftasında çektiğimiz, içinde yer yer sürprizler ve bilgilendirici notlar barındıran, toplam beş bölümden oluşacak “Alternatif Japon Mutfağı” mini belgeselimizin ilk bölümü

Çiğ Deniz Anası ve Balina Eti Yemek – Japonya

Video: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/248319/cig-deniz-anasi-ve-balina-eti-yemek-japonya

Açıklama: Tokyo’nun arka sokak lezzetlerini anlattığımız Ciddiyetsiz Mini Belgesel’imizin 3. bölümünde çiğ ve ızgara balina etini, fermente soyalı deniz anasını ve pisi (kedi) balığını tanıtıyoruz.

 Çiğ Tavuk Yemek (Japon Mutfağı)

Videohttp://alkislarlayasiyorum.com/icerik/256487/cig-tavuk-yemek-japon-mutfagi-icerir

Açıklama: Tokyo’da bulunan bu restoranda çiğ tavuk (sashimi) tadıyoruz.

Gelecek video paylaşımlarında görüşmek üzere, 

Ciao,

Ekin B.

Gezimanya.com ile olan söyleşim

https://gezimanya.com/Soylesiler/ekin-basalp-tokyo-duzen-imparatorlugunun-baskenti-olsa-da-araya-serpistirilmis-ufak

1 – Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ben Ekin Başalp. 1989 Zonguldak doğumluyum. Çocukluk ve lise çağlarımı çoğunlukla Kocaeli’nin Darıca ilçesinde geçirdiysem de ailevi bağlardan dolayı her yaz gittiğim İzmir’in hayatımdaki yeri asla yadsınamaz. 2001-07 arası Şişecam Spor Kürek Kulübü’nde uğraştığım kürek sporu sayesinde bir Türkiye rekorum ve pek çok derecem bulunmakta. Bana unutulmaz yıllar yaşatan ODTÜ’den 2012’de makina ve mekatronik diplomalarıyla mezun oldum. Yüksek lisansı okumak için su an nişanlım olan kız arkadaşımın o zamanlar masterini yapmakta olduğu İsveç’e gitmeye çalıştıysam da Avrupa’da uygun burs olanakları bulamadığımdan yönümü doğudaki ülkelere çevirdim. Gelen cevaplar sonrası robotik okumayı istediğimden Japonya’da son kararı kıldım. Şu anda Japon hükümeti bursuyla doktorama devam ediyorum.

2 – Seyahatlerin hayatınızdaki yeri nedir? Kendinizi bir gezgin olarak nasıl tanımlarsınız?

Seyahat benim için bir kafa boşaltma aracı. İçinde doğa ve tarih olduğu sürece nereyi gördüğüm, gezdiğim pek farketmez. Bilgisayar ekranından bıktığımda kısa süreliğine de olsa başka bir yerlere gitmem gerekir. Haftalar, aylar süren gezileri pek aramam doğrusu. Bir kere deneme fırsatım oldu, pek hoşuma gitmemişti. Belki bir kere daha denerim ileride ama işin özeti ben kısa ve öz gezmeyi seviyorum. Seyahat doktorumun öğütlerine kulak verip bir seferde çok gezmek yerine sık sık ama az geziyorum. Şaka tabii. Gezilerim kısa süreli olsa da gittiğim şehirde yapılacaklar listeme ne koyduysam hepsini yaparım. Bir nevi sıkıştırılmış formatta (zipli) geziyorum. Seyahate çıkmadan önce mutlaka detaylı bir plan yaparım. Böylece istisnai durumlar dışında (Mısır’da kendimi Arap Baharı kaosunun içinde bulmam veya İzlanda’daki yanardağın patlaması sonucu konferansa gittiğim Viyana’da mahsur kalmam gibi) gezilerimi çevre faktörlerden en az etkilenerek güzelce gerçekleştiririm. Dolayısıyla titiz ve düzenli bir gezgin olduğumu düşünüyorum.

Heidi'nin evi, Peter'in yeri, İsviçre Alpleri
               Heidi’nin evi, Peter’in yeri, İsviçre Alpleri

3 – Birçok ülke gezdiğinizi biliyoruz, peki favoriniz hangisi? Neden burası?

Takdir edilesi bir özenle korudukları tarihleri ve görsel sanatlarıyla İtalya Avrupa’da bulunmaktan en çok zevk aldığım ülkelerin başında geliyor. Doğal güzelliklerin çeşitliliği ve çekiciliği olarak şu ana kadar beni en çok etkileyen ülke İsviçre. Sosyalleşme ve insanların güleryüzlülüğü bakımından da Avustralya kesinlikle listemin en üstünde. Ülke içi seyahat rahatlığını düşündüğümde bence dünyanın en kolay memleketi olan Japonya’ya ise gönlümden ‘En Pratik Ülke Oscar Ödülü’nü layık görüyorum. Mutfak zenginlikleri konusunda dünyada iddialı olan pek çok ülke olsa da benim açık ara favorim Türkiye’dir.

4 – Lisans sonrası eğitiminize Tokyo’da devam ediyorsunuz, bize Tokyo hakkında neler anlatabilirsiniz? Tokyo’da yaşam nasıl?

Tokyo’da yaşamın çok kolay olduğunu söyleyemem tabii ki. Başka yerlerde bulamayacağınız artıları olduğu gibi bir takım eksileri de var. Şehrin temizliği, güvenirliliği; yaşayanlara sunduğu envai çeşit fuarı, festivali; en şıkırından en salaşına mekanlarıyla olması gerektiği gibi size abilik eden bir şehir. Öte yandan bu abinin bazı kötü huyları da yok değil. Öncelikle önüne gelen herkese kollarını açan Tokyo ne yazık ki insanı bunaltan bir kalabalığa sahip. Bir de şu sigara sorunu.. Tam başa bela. Sokaklarında bile sigara içmenin yasal olmadığı bu ironi dünyası şehirde mekanlarda sigara içmek serbest. Tabii benim gibi hassas bireyler için bu sosyal yaşamınızdan zevk almanızı bir nebze engelleyebiliyor.

Dünya’ya kıyaslandığında teknoloji hayatınıza daha çok girmiş gibi gözüküyor ama bir yandan geleneksel alışkanlıklardan kurtulamadığı için batıdakilere çok garip gelen yanları var. Daha doğrusu dünyanın en büyük metropolünde insan hala nasıl geleneklerini bu denli korur, bizler buna akıl erdiremiyoruz sanırım.

Tokyo’da aç kalmanız veya sıkılmanız neredeyse imkansız. Geceleri toplu taşıma çok seyrek olduğundan sıkıntı çekseniz dahi 24 saat uyanık bir şehir. Sanki karanlık çökünce resmi yetkililer halkın üzerinde bir kontrol mekanizması oluşturmak için Tokyo’yu bilerek kapatıyor; fakat uyumamakta ısrar eden bir insan güruhu yine de kenti ayakta tutmak istiyormuş gibi geliyor. Tokyo, düzen imparatorluğunun başkenti olsa da araya serpiştirilmiş ufak kaosların ve yaramazlıkların hayata esas rengini verdiği bir şehir.

Japonya'nın en Japon manzarası
         En Japon manzara

5 – Tokyo’ya gidecek olanlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Yarım kilo baklava ve 50’lik bir rakıyla beraber gelmeleri:) Çok özlüyorum. Şaka bir yana, Tokyo’yu ziyaret edecekler açısından bence en önemlisi mevsim. Dondurucu soğuklarla, fırtına ve bunaltıcı nemle uğraşmamak için kış ve yaz aylarına kesinlikle plan yapmayın. Eğer kiraz çiçeklerini (sakura) merak ediyorsanız mart – nisan ortası bir mevsim gezginler için en uygunu olacaktır. Sonbaharın renklerine hayran biriyseniz o zaman ekim ortası ile aralık başı arası zaman Tokyo’nun en güzel biçimde kızardığı döneme denk gelir. Biraz da sonbahar yağmuruyla beraber tabii.

Tokyo’ya en az bir hafta ayırmak gerekir. O kadar yol katedip burada bazı görülecek yerleri pas geçtiklerinde, insanlar adına üzülüyorum. Tokyo’dan bile daha çok sevdiğim Yokohama olsun; Fuji Dağı ve çevresindeki göller olsun pek çok yer var. Gitmeden “japan-guide” web sitesine mutlaka göz atılmalı.

6 – Japonya genel olarak pahalı bir ülke olması ile tanınıyor, Japonya’da yaşam sizce de çok pahalı mı?

Japonya Türkiye’den gelenler için elbette pahalı gelecektir. İlk zamanlar benim de gözümü korkutmuştu ama artık pek pahalı gelmemeye başladı. Çünkü burada para kazanan biri için (devlet bursu da olsa) kaliteli yaşamak Türkiye’deki gibi lüks değil. Tek sorun, küçücük evlere bir ton kira veriyor olmanız. İstanbul’da emlak balonu dediğimiz şey Tokyo’da emlak zeplini. Market alışverişi ise canınızı kesinlikle sıkmıyor. Tükettiğiniz meyve ve sebzeyi bulunduğunuz coğrafyaya göre düzenlerseniz canınız yanmaz. Ama iflah olmaz bir zeytinyağlı taze fasulye hastasıysanız ithal edilen bu ürünler için tabii kesenin ağzını açmak gerekiyor. Et alışverişinde ise Okyanusya menşei ürünleri alarak Japonlarınkine göre daha az yağlı etleri oldukça uygun fiyatlara alma şansınız oluyor. Bu tür taktikler geliştirerek bütçenizi pek üzmüyorsunuz.

Motorlu taşıtlar için özel bir sevdanız yoksa trenle ulaşım, kent kart muadili toplu taşıma kartları kullananlar için uygun. Fakat şehir değiştirecekseniz ve hızlı hareket etmek için meşhur Shinkansen’lere (hızlı tren) binecekseniz o zaman oldukça pahalı olabilir.

Tokyo çoğu Avrupa şehrinden daha pahalı değil. Özellikle de İskandinavya, İngiltere veya İsviçre’ye göre Tokyo oldukça ucuz bile. Gezginlerin nispeten uygun fiyatlara konaklamayı halledebileceklerini söyleyebilirim. Parayı daha çok dışarda yemeğe ve ulaşıma harcayacaklar ama bu da zaten her daim gezmenin bir parçası. Ekonomi yaparak gezmek niyetinde olanlar için Japonya bir hayli zorlayıcı olabilir.

7 – Japonya’da başka hangi şehirleri gördünüz? Tokyo ile çok farklılıkları var mıydı?

Tokyo’yu da barındıran Kanto bölgesindeki şehirlerin yanı sıra Kansai bölgesinde bulunan Osaka, Kyoto, Nara, Kobe’yi; daha güneyde yer alan Hiroshima’yı ve şub-tropik bölgede olan Okinawa adalarını gördüm.

Osaka az çok Tokyo’ya benziyor. İstanbul ile İzmir arasındaki fark burada da mevcut. Osaka’nın başkentliğini yaptığı Kansai bölgesinde insalar çok daha girişken. Tokyoluların aksine ‘utangaçlıkları’ daha az. Bu yüzden kendimi Osaka’da çok daha rahat hissetmiştim. Hiroshima büyük şehirlerden sonra oldukça ufak geliyor insana. Hatta şehir içinde metrodan ziyade tramvaylara binildiğinden Avrupa’nın küçük bir şehrindeymişim izlenimi uyandırmıştı. Nara dediğimiz yer de yemyeşil, zamanında Japon İmparatorluğuna başkentlik yapmış bir kasaba. Sokaklarına serbestçe yayılmış geyikleriyle meşhur. Japonya tarihinden önemli eserleri görebileceğiniz, sakin bir yer. Okinawa adaları ise bizdeki Antalya’nın muadili. En ufak bir tatili bile deniz kenarında geçirmek isteyen soluğu bu tropik adalarda alıyor. Amerikan hava ordusunun Pasifikteki en büyük üssü bu adada olduğundan başta biraz yabancı geliyor. Ama çok daha ucuza, lezzetli yemek seçenekleriyle karşılaştığınızda Amerikalıları öyle pek de umursamıyorsunuz. Daha küçük adalara gittiğinizde zaten dünyadan soyutlanabileceğiniz topraklardasınız.

Kyoto ise açık ara en sevdiğim şehir. Japonya’ya yaklaşık bin yıl başkentlik yapmış bir yer. Tarih ve doğa kardeş kardeş yaşıyorlar. Ara sıra turistler yüzünden kalabalık olabiliyor ama Tokyo’dan gelen biri için bu hiç önemli değil. Daha çok yaşlıların yaşadığı, otantik bir yer. Küçük. Bir genç olarak bu dinginlikten sıkıldığınızda yarım saatte Osaka’ya trenle geçme fırsatınız oluyor. Yaşam koşulları dolayısıyla adanın en yaşanabilir şehri diyebilirim rahatlıkla. Japonya’yı ziyaret edeceklerin listesinde Kyoto mutlaka ama mutlaka olmalı. Çünkü Tokyo Japonya’nın kalbiyse Kyoto bu adanın ruhudur!

8 – Japon mutfağı ile ilgili deneyimlerinizi paylaşır mısınız?

Sushi hariç diğer tüm yemeklere hemen alıştım. Sushiyi adabıyla yemeyi başarıp tat alabilmem yaklaşık bir yılımı aldı ama şimdi azili bir sushi tüketicisiyim. Onun dışında özellikle ‘Ramen’ denilen ve çorba içinde çeşitli garnitürlerle birlikte sunulan erişte çeşitlerine bayılıyorum. Fakat yağlı olduklarından seyrek tüketiyorum. Zaten sanılanın aksine Japonya’da dışarda yediğiniz yemek çeşitlerinin çoğu, bazı istisnalar dışında, yüksek kalorili ve yağlı (kızartma) oluyor. Neticede pirince ve erişteye dayanan, kullanılan etlerdeki yağ oranlarının yüksek olduğu bir mutfaktan bahsediyoruz. Oldukça zengin bir mangal ve ızgara kültürleri var. Tavuğun gagası hariç yer yeri tüketiliyor. Sebzeler eğer başka ana yemeğin içinde garnitür olarak kullanılmıyorsa genellikle çeşitli soslarla ve çiğ tüketiliyor. Bu yemekler oldukça hafif ve sağlıklı.

İlk zamanlar çok garipsediğim fakat artık normal gelmeye başlayan alışkanlıklar var. Mesela etli pilav yemeğinin üstüne çiğ yumurta kırmak ya da pişmiş etleri çiğ yumurtaya bandırıp, soğutarak yemek gibi. Bir de hala bamyayı ince dilimleyip yapış yapış bir meze gibi sunmalarına alışamadım ama o kadar olur artık. Her mutfağın kültüre yakın olmayan insanlara garip gelen yanları vardır zaten.

Bunların dışında Tokyo’nun arka sokak mutfağıyla ve bilinmeyen lezzetleri ile ilgilenenler varsa bloğumda yayınlamış olduğum “Ciddiyetsiz Mini Belgesel: Alternatif Japon Mutfağı” başlıklı videolara göz atarak yılan şarabı, kurbağa, çekirge, deniz anası vb. yiyeceklerin tatları hakkında fikir sahibi olabilirler.

9 – Şu sıralar doktoranızı tamamlamak adına staj için Lozan’da yaşıyorsunuz, Lozan’ın gezip gördüğünüz yerleri için neler söyleyebilirsiniz?

Lozan’ı turistik gözle incelersek şehre haksızlık etmiş oluruz. Tamam, görkemli sayılabilecek bir katedrale, göl manzaralı teraslara ve güzel döşenmiş sokaklara sahip; olimpiyatların başkenti, bir de ilgili müzesi var ama bunlar Lozan’ı turistik bir şehir yapmaktan çok uzaktalar.

Tabii Lozan’ın Türkiye için önemi ayrı. Her ne kadar Lozan Antlaşması’nın tam olarak hangi binada imzalandığı ile ilgili net bir bilgiye ulaşamasam da Ouchi’de (Uşi Antlaşması’nın da imzalandığı yer, Lozan’ın göl kıyısı) bulunan Beau-Rivage Hoteli’nin bahçe duvarında asılı tabela, antlaşmanın otelde imzalandığını öne sürüyor. Bazı kaynaklar ise Rippone Meydanı’na bakan Rumine Saray’ında olduğunu belirtiyor. Antlaşmanın orijinal metninin bir çevirisini arayıp bulmama rağmen ben de doğru bilgiye ulaşamadım. Tabii her ne olursa olsun bu iki tarihi yapıyı da ziyaret ettiğimde üzerimde değişik duygular bırakmadı desem yalan olur. O yüzden Lozan’a geleceklerin buraları ziyaret etmelerini öneririm.

Kısıtlı sayıdalar ama Lozan’da güzel barlar, gece kulüpleri ve restaurantlar mevcut. Bira ve şarap severler için ideal bir şehir. Bölgenin kendi şaraplarını pek çok yerde tadabilirsiniz. Beyaz şarabı oldukça lezzetli. Kendi biralarını üreten yerel işletmeciler de var. Meraklıları için dünya üzerinde var olan neredeyse tüm bira markalarını bulabilecekleri barlar mevcut. Yemekten ziyade içmenin daha zevkli olduğu bir şehir Lozan.

10 – Tokyo ve Lozan’ı karşılaştırırsak, hangisi size daha yaşanası bir yer geliyor? Sürekli olarak bu iki şehirden birinde yaşamak ister miydiniz?

Tokyo’dan Lozan’a gittikten sonra şunu söyledim: “Tokyo eğlenmelik, Lozan evlenmelik bir şehir”. 2 buçuk yıl sonra Lozan gibi küçük bir yere gitmeyi istememin en büyük nedeni Tokyo’nun hengamesinden, kalabalığından ve beton duvarlarından sıkılmam ve bu yaşama bir mola vermek istememdi. Lozan ise şehir merkezinden 10 dakika uzaklaştığınızda tamamen doğa içinde olduğunuz; ayaklarınızın dibinde Leman Gölü yatan; karşınızda Fransız Alplerinin karlı, yüksek tepelerinin olduğu (Avrupa’nın en yüksek noktası olan Mont Blanc dahil) bir şehir. Tam bir doğal görsel şölen yani. On beş yıldır spor amaçlı orta mesafe koşan birisi olarak hayatımın en zevkli koşu parkurlarını Lozan’da buldum diyebilirim.

Lozan’ın bir diğer güzel yanı da komşu ülkelere günübirlik geçebiliyor olmanız. Kabul, Lozan’da bir iki ay kaldıktan sonra sıkılıyorsunuz. İşte bu anlarda Fransa’ya iki, Almanya’ya üç, İtalya’ya dört saatte geçip istediğinizi yapabilme özgürlüğüne sahipsiniz. Ya da ülkenin diğer büyük şehirlerine en fazla iki üç saatte gidebiliyorsunuz. Şubat nisan arası arabayla yaklaşık beş bin km gezdim durdum ve gitmek istediğim şehirlere dört saatten fazla araç kullandığım olmadı. Dolayısıyla Lozan Avrupa’da keyifle yaşayabileceğiniz en güzel şehirlerden. Gürültü patırtıdan sizi uzak tutan ama istediğinizde sizi içine karışmak istediğiniz şehir hayatına da kolayca salabilen.. Sanırım yaşamak için nereyi seçtiğimi tahmin ettiniz artık:)

11 – Genel olarak seyahatlerinizden bahsedecek olursak; rotanızı nasıl çiziyorsunuz?

Önceliğimi her zaman doğal güzelliklerden yana kullanırım. Tüm ülkeleri kapsayan bir gezi listem var. Fotoğraflarını gördüğüm, etraftan duyduğum yerler hoşuma giderse bu listeye eklerim. Sonra da bulunduğum şehre göre bu listeden nispeten yakın olanlarına gitmeye çalışırım. Tokyo’ya gelme nedenlerimden biri de Asya’da bir üssümün olmasıydı. Böylece Güney Doğu Asya’daki ülkelere rahatlıkla gidebildim. Japonya’dan Türkiye’ye tatile giderken güzergahı ikiye üçe bölüp aradaki ülkelerden atlayarak gezdiğim de oldu. Dolayısıyla bulunduğum coğrafyayı kullanmayı, yolda harcanacak süreyi azaltmayı seviyorum. Bir de şu var ki; zamanı gelene kadar bazı ülkeleri hiç merak etmem. Pek ilgilenmem hatta. Kendi içimde uyguladığım bir tür öncelik sıralaması var sanırım. Önümdekini bitirip uzaklara gitmeyi daha çok seviyorum. O yüzden önce Avrupa’yı gezip daha sonra Orta Doğu’ya; akabinde de Uzak Doğu’ya ve Okyanusya’ya yöneldim. Şimdi ise Güney Amerika’ya nihayet kendimi hazır hissediyor gibiyim.

12 – Seyahat planlarınızda sırada neresi var? Neden burası?

Şu an zor bir karar aşamasındayım. Bir yandan geçen seneki G.D. Asya gezimin tadı tamağımdayken Vietnam’a gitmek, öbür yandan Pekin aracılığı ile gerçekleştirme imkanımın olduğu K. Kore gezisini yapmak istiyorum. Bolivya, Peru ve Arjantin gibi ülkelere gitme fikri de iyice içten içe beni kemirmeye başladı. Umarım bu kararsızlık sonrası kendimi yazın ortasında Moğolistan’da bulmam:)

13 – Gezi deneyimlerinizi paylaştığınız blogunuzun adresini öğrenebilir miyiz?

Bir şehrin anlatıldığı gezi yazılarını pek kaleme almasam da başımdan geçen ilginç olayları veya gözlemlerimi esprili bir dille anlatmaya çalıştığım blogumun adresi: https://ordasaatkac.wordpress.com/

Ashikaga Çiçek Parkı – Japonya

Bu yazıyı ‘Yolda Olmak’ blogu ve sayfası için 08.05.2015 tarihinde hazırladım.

İlgili sayfa için: http://yoldaolmak.com/japon-bahceleri-resimleri-ashikaga.html

1.  Benzersiz bir morsalkım deneyimi

1870’te dikilen ve yaklaşık 2000 metre kareye yayılmış dalları ile Japonya’nın en büyük ve en yaşlı morsalkım ağacını Ashikaga Çiçek Parkı’nda görmek mümkün. Japonca adı Fuji olan bu ağaçlar Japonlar ve yabancı turistler tarafından büyük ilgi görüyor.

2.  Ağaç gibi görünmesine karşın o bir asma

Anavatanı Doğu ABD, Çin, Kore ve Japonya olan morsalkımlar görünüş itibariyle ağaca benzese de aslında bir asma türüdür. Hızlı uzama özelliğine sahip olduğundan ağırlaşan dalları genellikle metal iskelet ve ahşap sütunlar yardımıyla ayakta tutulur. Bu sayede ziyaretçilere salkımlardan oluşan doğal bir çardak görüntüsü sunar.

3.  100km yolculuğa değen bir park

Arabası olanlar Tokyo’dan 100km’lik bir yolculuk sonrası parka gidebiliyor. Trenle ulaşım için ise bütçe ve zamanınıza göre çeşitli seçenekler mevcut. Tokyo çıkışlı, tek yön biletine yaklaşık 90tl (4000Yen) vererek hızlı trenle (shinkansen) 70 dakikada ulaşabileceğiniz parka zaman sıkıntınız yoksa banliyö trenleriyle bir iki aktarma yaparak 3 saatte yarı fiyatına da erişebilirsiniz. Parka giriş ücreti mevsime göre değişiklik gösterse de bahar aylarında 30-40tl gibi bir bilet fiyatı karşınıza çıkabiliyor. Yine de bunların hepsi içeride yaşayacağınız eşsiz duygulara fazlasıyla değer.

4.  Bahar aylarında bir başka keyifli

Parkı aralık-şubat ve nisan-mayıs ayları arasında gezmek daha anlamlı. Kış aylarında çiçekler olmadığından salkımlara yerleştirilen led ışıkları ziyaretçiler için güzel bir ortam sunabiliyor. Çiçeklerin açmış halini görmek isteyenlerin ise nisan sonu-mayıs ortası gibi bir zaman diliminde parka gitmesi gerekiyor.

5.  Farklı tür ve renkte salkımlara ev sahipliği yapıyor

Bu fotoğrafta görmüş olduğunuz ağaca ‘duble morsalkım’ deniliyor. Çiçekleri, parkın geneline yayılmış olan morsalkımlardan daha irice. Parkta aynı zamanda beyaz ve altın renkte salkım ağaçları da bulunuyor. Onların da açması için mayıs ayını beklerseniz tabii..

6.  Japon bahçe sanatının en güzel yansımaları burada

Ashikaga Çiçek Parkı’nda göreceğiniz sadece salkım ağaçları değil. Envai çeşitte ağaç ve çiçek, Japonların bahçe sanatında göstermiş oldukları üstün kabiliyetler sayesinde parka özenle serpiştirilmiş durumda. Fotoğrafı çektiğim noktada, pembe çiçeklerden örülmüş elbisesiyle kardeşi köprüye ablalık eden bir ağacı keyifle izleyebiliyoruz.

7.  Ziyaretçileri büyülemeye and içmişçesine açan gür çiçekler

Parkın ev sahipliğini yaptığı diğer bir tür gösterişli çiçek de açelya. Açelya, her ne kadar Belçika’nın ulusal çiçeği olarak bilinse de Japonların elinde bir başka değer kazanıyor. Kırmızı, pembe, turuncu ve beyaz renklerde olan açelyalar parkta adeta bir çiçek denizi oluşturuyor.

8.  Yüzen bahçeler

Arka planda bulunan yemyeşil ağaçlarla beraber ziyaretçilere dinlendirici bir seyir sunan yüzen bahçelerin en önemli sakinleri zambaklar. Sevdiklerinizle huzur dolu bir yürüyüş yapmak için ideal bir park.

9.  Çiçeklerin içinde kaybolmamak işten bile değil

Bu muhteşem parkta zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. İki saattir ayakta olduğunuzu ve yorulduğunuzu farketmemeniz pek olası. Neyse ki bu gibi anlarda açelya denizi size en mükemmel dinlenme alanlarını sunuyor. Oturduğunuz yerden çiçek seyretmenin de keyfi bir başka olsa gerek.

10.  Morsalkım gün ışığında da güzel

Gece çekilen fotoğraflarıyla meşhur olsa da morsalkım ağaçları gün ışığında kesinlikle görülmeli. Sizin gibi aynı saatlerde parkın tadını çıkarmaya gelen yüzlerce insan olacaktır. Buna rağmen, ağaçlar gür olduğundan rahatça istediğiniz fotoğrafları çekebilirsiniz. Gerçi bu kareye bir hanım kızımız kenardan girmiş ama çoraplarıyla beraber parkta kendini en uygun haliyle kamufle edebilmiş görünüyor.

11.  7’den 77’ye her yaşta insanın zevkle dolaşacağı bir park

Ashikaga’ya gitmek için herkesin bir bahanesi vardır. Kimisi çiçeklerin renklerine hayrandır, kimisi tüm gün fotoğraf çekme amacıyla gelir. Çocuklar yeşil alanlarda istediği gibi koşup oynarken yaşlılar da sakinliğin ve peyzajın tadını çıkarabilir. Tıpkı bu dede ve ninemizin yaptığı gibi.

12.  Yaşasın, hava kararıyor!

Parka önceden gitmiş olanların da pekala doğrulayacağı üzere morsalkım ağaçlarının akşam ışıklandırmasını seyretmek benzersiz bir deneyim. Gerçekle masal arasında size gel-git yaptırır adeta. Fotoğraf çekmeyi unutmuş, düşüncelerinizden arınmış vaziyette bulursunuz kendinizi.

13.  Duracağınız her yerden enfes bir fotoğraf karesi yakalayabilirsiniz!

İtiraf edeyim ki yüzlerce insan etrafınızdayken fotoğraf çekmek pek kolay değil. Çılgınlar gibi selfie çeken Çinli ve Taylandlı grupları akıllı hamlelerle az kenara iteleyebilirseniz kendinize güzel bir kare yakalamanız kolaylaşıyor. Kalabalıktan sıyrılmak biraz sabır gerektirebilir.

14.  Göz kamaştıran açelyalar

Açelyaların tadını bizden bile daha çok çıkaran böcek dostlarımızdan izin isteyip bir kez daha dalıyoruz çiçek dalgalarına. Sanki on metre arkasında başka bir dünya varmışçasına önünüzde heybetli biçimde dikilen açelyaları gün kararmadan bir kez daha ziyaret ediyoruz.

15.  Orantısız çiçeğe maruz kalmak

Morsalkım ışıklandırmasını izlemek için sakin bir nokta ararken açelyaların arkasına düşmeniz pek de zor değil. En iyisi bu tesadüfen bulduğunuz yerde saklanmak ve açelyaların ardında, başkaları tarafından rahatsız edilmeden morsalkımları seyretmek.

16.  İşte gecenin yıldızı!

İnsanı tamamen dünyadan koparıp uzaklara götüren bir manzara. Kendinizi ortaçağ masallarında yaşayan bir karakter gibi hissetmemeniz için hiç bir neden yok. Bu uzaktaki parkın her yıl nasıl bir milyona yakın insanı cezbettiğini ise şimdi kavrıyoruz.

17.  Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor

Bir anlığına kendimi salkımların arasında kaybediyorum. Dalıp gidiyor, soyutlanıyorum. Salkımlardan yansıyan ışıkların gizli büyüsü bu olsa gerek; sanki az ileride o dallar bitmeyecekmişçesine eritiyor bakışlarınızı kendi bünyesinde. Nedensiz bir mutluluk kaplıyor içinizi.

18.  Bana huzurun fotoğrafını çekebilir misin?

Kim bilir kaç saattir dolaşıyorsunuz parkta. Zaten kendinizi kaptırıp gitmişsiniz morsalkımın ışık saçan çiçeklerine, tanelerine. Azıcık da kestirseniz nolacak? Hem gece de çökmüş. Haydi o zaman açelya ananın kucağına az kıvrılmaya.

19.  Çıkmadan önce son köprü

Geri dönüş yolunda elbette bu şirin köprüden geçmeniz gerekiyor. Ama neden kenara çekilip iki dakikanızı morsalkımların sudaki enfes yansımalarına bakmak için ayırmayasınız ki? Japonlar siz geçtiğiniz her yerden zevk alın diye canla başla çalışmış; takdir etmesi de bize düşüyor.

20.  Assolistler en son çıkar!

Siz deyin morsalkım yağmuru, biz diyelim perdesi. Ama ne olursa olsun bahar aylarında eğer Tokyo’ya düşecekse yolunuz; Ashikaga Çiçek Parkı kesinlikle görülesi.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere,

Ciao,

Ekin B.

Kaynak:
http://en.japantravel.com/photos/wisteria-at-ashikaga-flower-park-tochigi
http://www.ashikaga.co.jp/park.html
http://www.japan-guide.com/e/e3850.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Wisteria