Tatile Giderken G*te Gelmek: Bir Gezginin Gözyaşı

Sayın okur biliyosun, hepimizin bazı takıntıları var. Günden güne abarttığımız, abarttıkça da içten içe saçma bi zevk ve saplantı haline dönüşen takıntılar. Hah işte, benim için bunlar temizlik ve titizlik.

Kabul, henüz tam bir ruh hastası değilim. Evde priz kapaklarını söküp içini temizlemişliğim, kapı kilit boşluklarına kulak pamuğu sokmuşluğum yok. Ama umumi tuvaletlerde kazara etrafa değersem 1 canını yitirmiş Mario gibi hissederim. Evde banyo temizliğine giriştiğimde o fayansa şlaps domestos, bu lavaboya corf cif döktükten sonra süngerimi alır, bir dj edasıyla, kurumuş ve inatçı lekelerin üzerinden vıcı vıcı yaparak adeta tuvalini neşeyle boyaya.. Şaka lan şaka, o kadar da değil. Ama yine de domestos çok süper bişi değil mi ya? Canıms. Ulan şaka maka yoksa ruh hastası mıyım acaba? Bilemedim.

Hal böyle olunca soruyolar: Onlarca ülkeyi bu takıntıyla nası geziyosun? Gezilerde beklentileri düşürüp kısa bi süre temizlik sevdamdan arınır, mikroplara kucak açarım. Ama bazen öyle anlar gelir ki boynumu büküp uzaklara dalar, ‘sebebi neydi ki?’ felsefesini sorgularım.

kumdan adam
    İşte bu hikaye tam olarak da bunu anlatıyor

2011 yazı. Yer Zugdidi, Gürcistan. Allaan sittirettiği bi yer. Öncesinde, bazılarının şu yazıdan bildiği üzere epey maceralı bir otobüs yolculuğuyla Batum’a geçmiştim. Esas amacım, kuzeybatı Rusya sınırındaki dağlarda tırmanış yapmak için Mestia kasabasına gitmek. Sabah otogara gidip Mestia dolmuşunu (marşrutka) sordum. Ne Türkçe ne İngilizce bilen var. Çaresizce dolanırken çat pat ingilizce konuşan biri bana Mestia’nın Batum’dan 7-8 saat sürdüğünü, direkt araç olmadığını, önce 2 saat uzaklıktaki Zugdidi’ye gidip oradan başka dolmuş bulmam gerektiğini söyledi. Ben de atladım Zugdidi marşrutkasına.

DSC08907
Bir şehirlerarası ulaşım şekli olarak 95 model Ford Otosan

Yolda ben ve çocuklu iki kadın haricinde şoför dahil herkesin evden bozma bi meyhanede votka molası vermesi yüzünden 2 saatlik yolu 5 saatte gidebildik. Sol tarafı nehire uçurum olan, virajı bol ve asfaltsız bi yoldu. Sağ salim vardığıma şükrederken saat 1 olmuştu bile. Daha çok zaman kaybetmemek için karşıma çıkanlara ‘Mestia marşrutka’ diye sorarak yürüdüm. Yarım saate dolmuş diye gittiğim yer saçmasapan bi sokağın kenarında bi büfeydi. Büfeciyle nası anlaşacaz diye düşünürken afalladığımı anlamış olacak ki eliyle ‘bekle şöyle’ işareti yaptı. Büfeden bi Bifa alıp pisküvimi kemirerek beklemeye başladım.

Minibüs 1 saat sonra geldi. Dedim demek bizim otobüslerin E5 Kartal köprüsünden yolcu alması gibi beni de alıp devam edecek. Tam kapıya yöneldim ki içerdeki herkes indi, dolmuş boşaldı. Ayaküstü çok temiz göt olmuştum. Hayallerde Mestia dağları, gerçeklerde ise piskevit vardı. Şoförün yanında ben yaşlarda, oğlu olduğu belli olan genç belki biraz ingilizce biliyodur diye sordum: “What time go Mestia?”. “People come we go” diyerek tam bi thug life çekti, babasıyla büfenin arkasına gittiler. Koştum arkadan yine sordum. Adam 3 saat sonra dedi. Günümün boşa gitmesine sinirlenmiştim ama elden bi şey gelmiyordu. Yağmur da atıştırdığı için girdim minibüse, başladım mal gibi beklemeye.

Zugdidi Şehirlerarası Marşrutka Terminali
Zugdidi Şehirlerarası Marşrutka Terminali, a.k.a Büfe

Bi tane dedeyle nine bindi yarım saat sonra. Üzerine koltuk değnekli bi abi. 15dk geçmedi iki çocuklu, hamile bi teyze geldi. Üstüne bi de savaş gazisi binse jackpotu vuracam, şehrin anahtarını verecekler. Bu sırada içerde beklemekten sıkılan çocuklar başladılar bağırıp çağırmaya. Cıyak cıyak hımına koydular sokağın. Sinirlerim hopluyordu. Elimde tesbih olsa sabır çekecem, o derece. Güya seyahate, iç huzurumu bulmaya yola çıktım; üçüncü günden sinir hastası oldum, gözüm seyiriyordu.

Başka gelen giden olmadı. Saat 6ya geliyordu. ‘Bitsin bu çile’ diye söylenirken baba, oğul ve kutsal ruh geri geldiler. Yok lan, o başka hikayedeydi. Adam gelip bi şeyler dedi, herkes indi arabadan. İyi niyetimi korumaya çalışsam da tuhaf şeyler oluyordu. Çocuklu teyze hariç diğerleri pat diye kayboldular ortalıktan. Geldiler üç saat oturdular, sonra bi şey olmamış gibi tek laf demeden döndüler. Şaka gibi. Teyze biraz çıngar çıkardıysa da üstelemedi. Zırıldayan çocuğunu yolda sürükleyerek gözden kayboldu.

Noluyor anlamadığımdan içeride beklemiştim. Genç geldi ve “No go” diyerek eliyle aşağı in işareti yaptı. “Nası ulan no go? Förstofol, put that hand down. I wait 4 hours” dedim. Dememiş de olabilirim, emin değilim. Gezginlerin her dediğine inanmayın zaten, feci sıkıyolar. “No ten people no go” dedi zübük. Bak sen zübüğe ya. İngilizceye çaktırmadan ‘dolmadan kalkmaz’ı kazandırdı. Bundan cacık olmaz diye babaya döndüm. Bi sigara yakmış, uzaklara ‘çok da fikimdeydi’ şeklinde dalmıştı. Baktım oğul daha yetkili bi abiye benziyor, ellerimi açıp “No hotel, what I do?” dedim. Hakikaten öyle sikko bi yerdeyim ki hiçbir şey yok. Akşam olmuş, gidip etrafta yürüyerek pansiyon arayacam. Genç, yakarışıma hak verip babasına döndü, bi şeyler sordu. Adam birkaç saniye konuşmadı. Sigaradan bi fırt çekip mancınık haline getirdiği parmağıyla izmariti fırlattı, ayağa kalktı.

Smokini hariç aşağı yukarı böyle işte
                Yetkili bi abi

Omzuma elini atarak ‘gel şöyle’ gibisinden kafasıyla sokağı gösterdi. ‘Aha sçtık’ bakışıyla takibe başladım.

O önde ben arkada sokağın içerilerine doğru on dk sessizce yürüdük. Sağda solda derme çatma evlerin içinden millet bizi izliyordu. Ortam böbrek.avi film seti gibiydi. ‘Ulan bile bile kendimi insan kaçakçılarının eline verdim, bravo’ diyordum. Üzerinde etler olan bi sokak kasabının ahşap tezgahı önünde durduk. Adam içeriye ‘Eteri’ diye seslendi, elinde kasap bıçağı olan iri bi Kafkas kadını çıktı. Baktım tüm koşullar sağlandı, ablaya sordum: Böbreği buraya mı bırakıyoruz yoksa paket mi olsun? Anlamadı. İsmin bile Eter lan, neyi anlamadın allahsız? Bu kadar göstererek organ mafyası mı olunur? Diyemedim.

Bi şeyler konuştular. Adamın söylediklerini kadın başıyla onaylıyordu. Her şey kontrolü altındaydı. Resmen koyun gibi başkasına verilmiştim.

Do I look like a guy with a plan?
      Do I look like a guy with a plan?

Adam koluma pat pat dokunup selamatle işareti yaptı. Dedim senin bulacağın pansiyonu skeyim, bıraktın beni kasaba. Şaka şaka, tişikkirlir iibi diyebildim. Eteri bana ‘burda bekle’ işareti yaptıktan birkaç dk sonra içerden ellerini bezle silerek çıktı. İkinci takip başlıyordu.

On dk daha yürüdükten sonra ahşap bi eve geldik. Kadının kapıyı açmasıyla beraber yüzümüze kasvet vurdu. ‘Napıyorum olm burda?’ diyordum ama büyülenmiş gibi takibe devam ettim. Geçtiğimiz oda alacakaranlıktı. Tam başka bi odaya geçecez, eşikte simsiyah bir kedi kımıldamadan sessizce bakıyor. Tek gözü yok. Yeminle, o kadar Arap Baharı’nın kaosunda, Orta Doğu’nun tekin olmayan sokaklarında kaldım; şu evde gerildiğim kadar hiçbir yerde gerilmemiştim. ‘Bi anda koşup kaçsam mı acaba? diye içimden geçirmeye bile başlamıştım ki evin diğer kısmına geçtik. Tuğlası örülüp bırakılmış ek bir yapı. Feci rutubet kokuyor. İkinci kata çıktık, bana ‘seve seve’ kalacağım ahşap parkeli odayı gösterdi. Seyahate 21.yy’da çıkmış olsam da kendimi resmen zaman makinasında 17.yy’a gitmiş hissediyordum. Karşımda yatak yerine paslanmış metal başlıklı, oturduğunda gırç gırç eden bi karyola vardı. ‘En azından pankreas hala bende ehe ehe’ diye kendimi avutarak ok dedim. Sanki o saatten sonra başka seçeneğim varmış gibi..

Etrafta göremeyince sordum: “Banyo tuvalet?”

Nereye?
                   Nereye bırakalım abla?

Ellerini ve kaşlarını kaldırarak banyo yok demeye getirdi. ‘Bence de çok gereksiz bi ayrıntı zaten, eyvallah pampa’ dedim. Hepten ko’gtüne modundaydım. Tuvalet için aşağı indik. Nemden çürümüş ahşap bi kapıyı açtı ve.. Oğmondiyöğ! Tövbeler tövbesi. İşte yazının başında dediğim o sahne! Bi klozet düşünün ki yıllardır sifonu çekilmemiş. Daha doğrusu, o bok evrenin başından beri zaten oradaymış da hani klozet sonradan üstüne konmuş gibi. Tifo, kolera, aids, hiv, verem.. ne ararsan var. ‘Ulan allahsız, bu mu tuvalet dediğin? Dağa çıkıp çalı çırpıya ederim daha iyi be vicdansız’ bakışımı anlamış olacak ‘Don’t worry man, I got dis şit!’ minvalinde yine konuya olan hakimiyetini konuşturdu. Koca bi leğen su getirdi ve forş diye s.. daha fazla yazamayacağım galiba.

Resmen insanlık dramı yaşandı orada. Kadınsa suyun gücüne inanmıştı ama keşke biraz da çamaşır suyunun gücüne inansaydı. Tuvaletteki tüm pisliği A’dan B noktasına su ile ‘kaktırarak’ temizlik kavramında yeni bir çığır açmıştı. ‘Buyur, kullanabilirsin artık; pırıl pırıl oldu’ adlı eserini eliyle gösterirken uzaklarda bir yerlerde Domestos çalışanları acı çekiyordu, hissediyordum. Sözün bittiği yerdeydik..

Ben buraya hayatta adımımı atmam dedim. İçimden tabii. Ablaya desem beni de leğendeki suyla sokağa dökebilirdi. Daha fazla kasmayıp günlük kirayı verdim. Anahtarı bırakarak gitti. Gün içinde yediğim tek şey bi pisküvi olduğundan çıkıp en azından karnımı doyurmaya karar verdim.

İki saat olmadı, acilen eve dönmek zorunda kaldım. Lokantanın birinde yediklerim mahvetmişti. Gtüm gtüm geri geldim. Zaten başımıza ne geliyorsa büyük konuşmaktan geliyor arkadaş. Zor attım kendimi eve. İçeri girdim, kedinin tek gözü yine bende. Ya dedim kedi, zaten ortalık karışık, bi de senin geriliminle uğraşamam. Ayağımla kenara itip tuvaletin kapısını açtım. Önce bi klozet kapağına baktım oturulur mu diye sonra yukarı baktım allaam niye? O kapağa asla oturulmazdı. Aklıma son çare olarak yanıma aldığım selpak paketleri geldi. Yolculuğa çıkmadan babamın nasihatıyla çantaya bir sürü selpak ve kolonyalı mendil zulalamıştım. Zaten ıslak mendilsiz bir Türk IKEA’sız İsveçliye benzer, biliyonuz. Bi yandan da söyleniyodum: Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştayım; uğraştığım işlere, düştüğüm durumlara bak!

Selpakları kapağın üzerine yerleştirmem bittiğinde geri çekilip baktım. Oturağa peçete sermek ile yuva kurmak arasındaki ince çizgiyi aştığım aşikardı. Ortaya çıkan eser basbayağı Pamukkale maketiydi. Güzel sanatlarda bitirme projesi diye sunarsın hani. Kendimi geçtim, Suudi kralına veya II. Elizabet’e falan sunsak onlar da içtenlikle kullanırlardı. Bu zorlu görevi de atlatabildiğim için yukarı çıkıp yatağa uzandım. Kedi yine tek gözüyle karşımdaydı. Sana da iyi geceler keranacı diyip kafayı o rutubet kokmuş yastığa gömdüm. Çarşaftaki yapışkanlıklar da hiç umrumda değildi; zira böbreğim hala bendeydi. Mutluydum..

Ciao,

Ekin

Lüksemburg’da Gece Vakti Erekte Zenciyle Güreşmek

Evet yine saçma bir başlık oldu, farkındayım. Ama durum cidden böyle. Sen kişi başı gayrisafi millî hasılası en yüksek ülkeye; dağlarla, ormanlarla örülü o sakin doğaya kafa dinlemeye git; sonra da gece vakti allahın yeni sevişmiş zencisiyle kavga et. Seyahat etmenin fıtratında varsa demek.. Bakın çok enteresan.

Ha bir de daha bismillah yazının başından zenci lafına takanlar varsa, onları sağda müsait bi yerde indirelim. Şu yazıdan sonra biri gelecek bana, “Ama zenci kelimesi ırkçı bi ifadedir; siyahi demenizi beklerdim açıkçası” modern çağ insanı tripleri atacak; deli çıkacam. Tabii var böyle pislik bir şey, ırkçılık. Ekseriyetle yapılıyor. Ama ben bu zenci kelimesinin toplumumuzda pat diye bir anda ırkçı bir ifadeye bürünmesini hangi ara kaçırdıysam artık.. Herkeslerde bir duyarlılık, bir duyarlılık; hiç sormayın efenim. Sanki “die madafaqa nigga die” diyoruz. İşte bunlar hep Siyenbisi-e dizileri, hep holivud filmleri. Bir de tabii lanet olası federaller!

Yıl 2009, ağustos ayı. O yaz, öncesinde iki yıldır öğrenmeye çalıştığım Fransızca’nın pratiğini yapmak için Paris’te kursa gidiyor, Fransız bir adamın evinde kalıyorum. Bir yandan da ufak ufak geziyordum. İlk iki ay Fransa’yı kendimce gezmeyi bitirdikten sonra komşu ülkelere göz dikmiştim. Planlarımı, cuma öğleden sonra kurs bittikten sonra başlayacak ve pazar gecesi geri dönecek şekilde yapıyordum. Bazen ucuza tren bileti denk getirmek için okuldan bi gün astığım da oluyordu; hadi yalan olmasın.

Bu planlardan bir tanesini de Lüksemburg’da bir gün konaklamalı Belçika gezisi için yapmıştım. O zamanlar Brüksel’de bir aile dostumuz yaşıyordu. Onu ve ailesini ziyaret etme amacıyla yola koyuldum. Paris’ten kuzeye çıkacağım için rotamda önce Lüksemburg geliyordu. Başkenti, ülkeyle aynı adı taşıyan Lüksemburg. Adamlar basit yaşamayı prensip edinmişler anlayacağın. Kral Sikodel Caddesi No:2 Lüksemburg deyince Zimbabwe’den bile koli gönderseniz bulunur. Belki bi yurtiçi kargo bulamaz ama siz bulursunuz; şey etmeyin. En kötü yolda birine sorulup öyle bulunur. Neticede Sincan kadar nüfusu olan bi ülkeden bahsediyoruz. Düzenli, temiz, her üç kişiden dördünün hayvani zengin olduğu, nefis yeşil bir doğanın içine kurulu; tam bir ‘gelişmiş’ diye tabir edilen batı ülkesi. Hiçb.. Yahu ağzının suyu aktı be sayın okur; bu halde yazıya devam edemem. Al şu peçeteyi de bi kendine gel. Yani diyordum ki hiçbir olumsuzluk, kötü enerji, esenler otogarı, Boys Anılar, 1tl’ye tavuk döner ayran, İ. Melih ve metrobüs kuyruğu bu ülkeye uğramamış. Pamuk gibi yaşıyo pezemenkler. Ulan zaten ülkenin adı bile lüks ile başlıyor, daha nolsun.

Lüksemburg’u size tanıtadurayım, öğlen olmadan iniyorum trenden. Gardan çıkıp hostelime yürüyorum. Tabii ülkede nispteten öğrenci işi konaklanabilecek tek bir tane hostel var; gerisi sanırsın Bakingım Sarayı. Giriş yapıp, çantamı atıyorum yatağa; şehri dolaşmaya çıkıyorum. Dere tepe yürüyorum. Çünkü ülke ciddi anlamda tamamen dere ve tepelerden oluşuyor. Bolca da doğal yeşillik alan. Öyle Japonlarınkisi gibi özenle düzenlenmiş park, bahçe de değil. Bildiğimiz ormanlık, koruluk alanlar. İnsan gerçekten hayret ediyor. Her ne kadar Fransız etkileri olsa da Lüksemburg net olarak bir Alman şehri. Fransızlara inat, Almanlık akıyor ve bağırıyor ben Uber alles Das Almanım diye. Ayrıca, dağlık bir arazide olmasından dolayı öyle “Hadi bisikletleri alalım da gezelim şekerim” şehri de değil. Hani ‘kot farkı’ diye nerden çıktığı bilinmez ama sadece babaların üzerinde uzmanı olduğu bi terim vardır ya, işte Lüksemburg tam onun yeri. Zonguldak gibi merdivenleri çok olan, Amasya gibi nehirlerin geçtiği bir kent. Bizim bu şehirlerimizden belki de tek farkı 350-400 yıl ileride olması; onu da biz Türkler sabahları erken kalkıp çalışır, kapatırız. İnancım tam.

Kot farkı
                                 Kot farkı

Şehrin altını üstüne getirmek öyle aman aman vakit almıyor. Bir çok kez in çık yapmama rağmen pek yormuyor. Ama mesela gidelim aynı şehir turunu Gebze’de yapalım; bakalım kim kimin altını üstüne getiriyor, kuyusunu kazıyor. Akşam eve ‘Bugün de ölmedik lan, ehe ehe’ diye şükrederek geliriz valla. Dolayısıyla her zaman bulamayacağım bu lüksün tadını, Lüksemburg’da çıkarıyorum. Doğaya doyuyorum hatta. Şehrin içindeki sokaklarda da yürüyorum epey. İşte katedralidir, büyük başgan Dük’ün sarayıdır, 2. Dünya savaşından kalan siperlerdir anıtlardır falan derken bir günde bitiriyorum. Hatta bir panayır varmış, ona da katılıyorum. Gece 10 olduğunda farkediyorum ki 8-9 saattir ayaktayım. Eh artık, biraz dinlenmeyi hakettiğimi düşünerek hostele geri dönüyorum. Çünkü ertesi sabah saat altıda trenim var Brüksel’e.

Lüksemburg merkez
                                                    Lüksemburg merkez

Hostel de merkezden yürüyerek sadece yirmi dk uzaklıkta. Şehrin üzerine kurulduğu onlarca vadiden bir tanesinin neredeyse en dibinde konuşlanmış. Etrafta çıt çıkmıyor, yaprağın kıpırdamadığı bir yaz gecesi. Tam olması gerektiği gibi. Hostele geri döndüğümde bir grup insan gözüme çarpıyor. Bir lise güruhu. Kızlı erkekli falan. Muhafazakar yapımıza ters işler dönüyor. Hocaları olduğunu zannettiğim yetişkinler ve çiçeği burnunda pek çok liseli bebeto, Belçika’da olduğunu anlayabildiğim okullarının eşofmanlarını giymişler; sohbet ediyorlar. Ulan yalnız ne özeniyorum şu adamların gençliklerine arkadaş. Geçtim yurt dışını, sikko Kumburgaz’a bile geziye götürülmedik la tüm okul hayatımda. Varsa yoksa Gebze’nin Denizli Köyü’ne pikniğe giderdik mk. O da ilkokuldaydı zaten. Ah neyse içim şişti, ben konuya geri döneyim en iyisi.

Hostelin yeri
                                         Hostelin yeri, vadinin dibi

Çıkıyorum odaya. İki tane kırk yaşlarında Lüksemburg’lu bisikletçiyle tanışıyorum. Onlar da yeni gelmiş olsalar gerek, leş gibi ter kokuyo oda. Taytları üstlerinde. Tabii hostel odası olunca artık allah ne vediyse koğuş gibi olabiliyor. Neyse ki bu sefer 6 kişilik bi odadayım. Bir de ben yaşlarda İsviçreli bir genç var. Kısa bir sohbetin ardından herkes işine gücüne geri dönüyor; ben de kattaki ortak duşlara gidiyorum. Gece yarısı olmadan da yatağa girdiğimi hatırlıyorum. Bisikletçilerden biri benim ranzanın üstünde, diğeri ayak ucumdaki ranzada yatıyor. Allahtan onlar da duş almış ve taytlarını dışarı asmışlar; oda en azından kötü kokmuyor. İsviçreli eleman zaten uyumuş gitmiş. Tek sıkıntı, hava çok basık. Durduk yere terletiyor. Tişört falan ıslandı daha yatmadan. Dedim zaten erkek koğuşu burası; de git yat boxerınla. Bir nebze işe yarıyor. Neyse diyorum, hiç değilse bi beş saat uyuyayım da sabah artık geri kalanını trende tamamlarım.

Daha dev yanılamazmışım:( Gece 1’di sanıyorum; gerçek dünya ile uykuya dalma arası gidip geldiğiniz tatlı bir evre olur ya sayın okur, hah işte içeri ayıoğluayınınoğlu gibi giren bir adam ve kadın yüzünden işte tüm bu iç huzurum piç oluyor. ‘Diis iz Sıpartaaa’ nidasıyla odaya dalan zenci çift anladığım kadarıyla gelmeden epey bi içmişler. Zaten kapıyı da bizzat onlardan önce içeriye dalan Ce iki haş beş o haş (ethanol) açmıştı. Çiftin erkek olanı karşımdaki ranzanın altında uyuyan İsviçreli’yi sert bir şekilde ittirip “Kalk burdan, burası benim yatağım olcak” diye Fransızca bi şeyler söyledi. Çocuk da kalkıp sessizce aynı ranzanın üst katına geçmesin mi? Tam bir ensesine vur lokmasını al beyaz batılısı. Çocuğun pısırıklığına gıcık olmam bir yana, adamın tavrı çok rahatsız ediciydi. Hadi dedim Avrupa Birliği sınırlarındayız, deplasmandayız. ‘Olaylara karışıp da polislik olmayayım’ diye sadece “Sessiz olun lütfen” şeklinde uyardım. Çift ise hiç iplemedi. Hatta bu sefer gürültülü bir şekilde başladılar şapur şupur sevişmeye.

Burada bir dipnot geçmek isterim. Bilenler bilir, dünya genelinde HI (Hostelling International) diye bir hostel zinciri vardır. Genelde diğerlerine göre birkaç dolar daha pahalıdır ama istisnalar dışında oldukça temiz ve kaliteli bir hizmet verir. Tek başıma gezerken tercihim genelde yer varsa HI’dan yana olur. Ama bu hostellerin genelinde bir kural olarak kadın ve erkek odaları (koğuşları) ayrıdır. Hala öyle midir, bilemiyorum. O yüzden eşinizle veya ailenizle yapacaklarınızdan ziyade daha çok arkadaş grubuyla veya yalnız gerçekleştireceğiniz geziler için uygun olur. Lakin ki çiftimiz resmen bu kuralı yıktı ve eyledi viran. Hayır, tabii gel sevgilinle yat uyu, nolcak lan? Kim ne diyecek sanki? Hatta başkasını rahatsız etmeyeceksen istersen orgy bile yap, banane. Benim uykuma müdahal.. Tamam yahu tamam, orgy fazla kaçtı; yapmasınlar. Senin de kafan orda kaldı sayın okur, farkettim. Ama illa da yapacaklarsa da çağırsınlar, dimi? Hele de milli birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde.. Kalede dururuz olmadı. Ama iki golden sonra orta sahaya geçeriz. Hep kalecilik de sıkıcı azizim..

Ben burda size zevzeklik yapadurayım, bizim çift bu esnada en ‘public’ kategorisinden sevişmeye devam ediyor. Ne pantalonu kalıyor ne sütyeni. Her şey yerde. İyice sinirleniyorum ama röntgencilik yapmayayım diye arkamı dönüp yastığı kafamın üstüne koyuyorum. Yok, olmuyor. Deli gibi gürültü var. Kendilerini yeniden sert bir dille kınayarak “No one would ever dare to test the patience and power of Turkey!11one!” diyorum. “Yav he he” bakışı atıyor erkek. “iizi meen, iizi. Çil aut” diyor. Pezemengin kendi çil aut da başka kimse değil tabii. G*t. Hepten tepem atıyor bu lafı üzerine. Yalnız, sanki odada olan biten gürültüden bi ben rahatsız olmuşumcasına başka bir allahın kulundan da ses çıkmıyor, iyi mi? Hadi İsviçreli pısırık. Bisikletçiler de “Aman Ali Rıza Bey, gece gece tadımız kaçmasın” modunda takılıyorlardı sanırsam. Baktım uykum zaten piç olmuş, dedim bu gece bana yar olmadıysa sana da olmayacak birader. Kalktım ayağa, dikildim başlarına ve “Ya şu anda bu gürültüyü kesersiniz ya da ben aşağı inip görevlileri çağırıyorum!“ diye çıkıştım. Bunu da artık nası yaptıysam.. Girerken herifin silüetini görmüştüm. 1.70 boylarında olmasına rağmen bayağı enli, omuzlu bi abiydi, 30-35 yaşlarında falan. NŞA’da böyle bi vatandaşla kavgaya girmek pek mantıklı bi hareket değil. Çünkü herif vursa epey acıtır hani, tahmin edebiliyorum. Ama artık “Ben şiddetin hey tüylüsüne kayşıyım. Peace” eşiğimi çoktan doldurmuştum ve ipler kopmuştu. Baktım herif hiç sallamadı, döndü götünü yine inleye inleye kadına yumuluyor; boxerımla indim resepsiyona.

Aşağıda beni ilk o yarı çıplak halde görenler hala yatmamış olan bir takım liseli bebeler ve hocalarıydı. ‘Gece yarısı niyeti bozan sapkın Türk’ün vahşeti’ manşetli bir gazete haberini akıllarından geçiriyorlarmışçasına endişeli bi ifadeyle süzdüler. Tabii resepsiyondakiler de pek anlamlı bakmıyordu. Onlar daha sormadan anlattım her şeyi. Hayatımda da o kadar akıcı Fransızcayı bir daha hiçbir yerde konuşamamışımdır. Seçimler için oy istesem, en azından bi milletvekili seçerlerdi bence. Resepsiyondakiler iki tane güvenlik görevlisini çağırdılar, geri asansörle yukarı çıktık. Asansörde yaşanan o meşhur sessiz gerginliği boxerım biraz olsun bozuyordu. Normalde asansörde herkes kafa önde beklerken; bu kez hepimiz uzay düzlemde birbirini kesmeyecek aykırı doğrular ile tavana bakıyorduk.

Odanın kapısını açtım. Bizimkiler sesleri duymuş olacak, uyuyor taklidi yapıyolar. Yerdekileri de yatağa geri koyup, örtünmüşler hatta. Çocuk gibi ha. Bu sefer güvenlikler döndü bana, “Ee, uyuyo bunlar” dedi. La dedim uyuma taklidi yapıyolar. Zaten iyice zıvanadan çıkmışım; bağırdım bisikletçilere de “Ulan hepiniz oradaydınız be, konuşsanıza!“ diye. Neyse bi tanesi kalktı, destek mahiyetinde bi şeyler geveledi. Sonra zaten çalıştıkları hostelin kuralını hatırlamış olacaklar, güvenlikler kadına “Canım sen burda hayırdır ya?” tarzı baktılar. Kadının dışarı çıkmasını isteyince bu sefer adam da bastı yaygarayı. Ben tam ‘Allahınızdan bulun olm. Restleşmeyecektiniz, alın derdinizi anlatın güvenliğe’ minvalinde yatağa dönmüştüm ki hayatımda hiç unutmayacağım o ithamla aniden irkildim. Adam bana doğru işaret parmağını uzatıp “Ben siyahi olduğum için bunu yaptın. Yerimde beyaz biri olsa bi şey demeyecektin. İki yüzlü bir ırkçısın!” dedi.

Zaten uykumun içine edilmiş, bütün gece tepemi attırmışlar; üzerine de böyle mağduru oynayıp ağır konuşunca öyle bir sinirlendim ki açtım ağzımı yumdum gözümü. Yine de insan gibi tane tane “Türkiye’den geldiğimi ve ülkemizde zencilere karşı ırkçı bir tavrın sergilenmediğini (en azından o zamanlar bu futbol maçlarında bir kaç kere denk geldiğimiz embesilce muz sallama olayları ortada yoktu. Onu yapan kıt akıllı, batı özentisi tipleri de çölde azgın develer kovalar inşallah); rencide edici bir ithamda bulunduğundan lafını geri alması gerektiğini”, hayret nasıl olduysa, söyleyebildim. O da tabii geri adım atacak değil; kalktı ayağı yarı çıplak vaziyette. Tabii daha beş dakika önce seviştiğinden dolayı kendinden önce ayağa pipisi kalktı; oda halkı olarak saygıda kusur etmeyip kendisini reverans yaparak karşıladık.

Yatakta yarı çıplak bi kadın, iki güvenlik görevlisi, mal gibi bakan iki Lüksemburglu ve hala ısrarla uyuma taklidi yapan İsviçreli çocuk önünde biri Türk biri Fransız, ayaktaki iki yarı çıplak olarak girdik birbirimize. Koridora kadar sürüklendik o halde. Tabii patırtı kütürtüden dolayı kattaki insanlar da kapıdan dışarı çıkmaya ve seyretmeye başlamışlar. Güvenlikler aslında ikimizden de yapılılardı. Fakar adamlar hostel tarihinde ve hatta son 70 yıldır herkesin gül gibi geçinip gittiği ülkelerinde bi kavgaya tanık olmadıklarından öyle kalakaldılar; “durun, ayrılın!” demekten başka bi şey yapmıyolar. Ben de bu sırada heriften olası bir yumruk yememek için yakın güreşip boynundan tutmaya, ayağını yerden çelmeye çalışıyorum. Ama eleman olayın da heyecanıyla hala erekte halde olduğu için aynı zamanda değdirmesin diye belli bi mesafeden fazla da yaklaşamıyorum. Ulan hadi berber koltuğunda berbere teslim olduğumuzdan değdirilmesine ses çıkaramıyoruz da kavga ederken değdirilme korkusu yaşamak da nedir yahu? Ayıp lan. Centilmenlik, delikanlılık kurallarına sığmaz bu. Ben resmen iki büklüm olmuş, nerden düştüm bu lanet duruma mk diye de hayıflanıyordum ki kendimi bulmaktan korktuğum yerde; yere kapaklanan adamın üzerine düşerken buldum. Allahım diyordum neden lan neden? Şu sessiz sakin Lüksemburg yaz gecesi erekte bir zencinin üzerinde mi sonuçlanacaktı?:( Biz boğuşmaya devam edelim, her kavganın olmazsa olmazı o tiz ve cırtlak kadın çığlığı içerden tüm koridora ulaştı bile. Güvenlik de artık olaya müdahale etmesi gerektiğini düşünüp, zaten yorgun düşmüş bizleri sonunda kenetlendiğimiz tek vücuttan ayırdı. Ne adam ne ben konuşabiliyoruz. İkimiz de arbededen yorgun düşmüş, terlemişiz leş gibi.

Ben, “Aha sıçtık işte, şimdi işin yoksa kırk saat polise dert anlat. Olm vizemi iptal eder geri gönderirler bunlar beni Türkiye’ye. Bok mu vardı sanki..” diye düşünürken güvenlikler çok sert bir şekilde adamla kadına derhal giyinip hosteli terk etmelerini söyledi. Hiçbir şey demedi ikisi de. Ama nereye gitsin la adamlar o saatte? Bütün ülke uyuyor. “Herhalde bana da kapı yolu gözüküyor” derken güvenlik görevlileri yaşananlardan dolayı benden özür dileyip duş alabilmem için sıvı sabun, şampuan ve havlu getirdiler. İyice dumur olmuştum. Halbuki daha üç dk önce sınır dışı edilmeyi falan aklımdan geçiriyordum. Adamlar, mis gibi ülkelerinde gece vakti allahın Türk’ü ve Afrika asıllı Fransız’ın paçozluğuyla uğraşmak zorunda kalmışlar; hala başkasının hatası yüzünden özür falan diliyorlar. Ben de gece saat 2’de hala koridorun ortasında, yırtılmış boxerımla yarı çıplak, elimde sabun falan..Tövbe tövbe. İyi dedim bari ekstra ve bedava bi hijyen ürünü, alırım bi duş. Zaten uykum da gece de yalan olmuş; en azından üzerimden elemanın yeni sevişmiş terlerini yıkayayım. Gittim bi tur daha duş aldım.

Üzerinden altı yıl geçti, bir kere daha kavga etmişliğim yoktur. O kadar belalı semtlerde (Gebze ve Esenler başta olmak üzere), Arap Baharı sırasında Orta Doğu’da falan bulundum; bir iki olay dışında böylesini yaşamadım. Bence zirvede bıraktım diyebilirim. Neticede neredeyse bir asırdır arbede yaşanmamış, sakinliğiyle meşhur ve yabancı şirketler tarafından güvenin başkenti olarak görüldüğünden tüm yatırımların aktarıldığı bir ülkede gece vakti allahın yeni sevişmiş zencisiyle güreş tutmak herkesin başına kolayca gelecek türden bir olay değildir. Özellikle de ırkçılığa karşı vermiş olduğum bu amansız mücadelemi yine bir zenciye karşı sergilemiş olmam ise yılın Yünisef İnsan Hakları Ödülü’nü bendenize haklı bir gururla kazandırmıştır.

Ayrıca, benim zenci arkadaşlarım da var lan. Çok iyi insanlar. Valla bak. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Ama işte baz.. ama sen beni dinlemiyorsun?

Ciao,

Ekin

Gürcistan’a Giderken Oldum da bir Dumur

Hatırlarsanız son yazıyı bitirdiğimde hala AŞTİ’de otobüsteydim. Biri meyveli biri çikolatalı dankeklerimle ve sınırsız sallama doğuş çaylarımla beraber gece yolculuğuna hazırdım.  Hareket halindeki hiçbir araçta uyuyamadığımdan geceyi atlatmak için önümdeki dandik TV ekranı yanı sıra son üç haftadır bilerek okumadan biriktirdiğim Uykusuzlar ve Penguen’lere güveniyordum. Yolculuğun ilk saatinde gün ışığından faydalanarak dergileri okumaya çalışsam da Kırıkkale’ye vardığımızda artık hava iyice kararmıştı. Dolayısıyla ben de sabah 4-5 sularında uykusuzluktan dolayı sızana kadar önümdeki ekranla idare etmeliydim. Ne kadar şanslıydım ki 2011’de gerçekleşen Artvin-Hopa Altın Dayı Film Festivali’nde ödüle boğulan Kutsal Damacana-2 ve yine aynı festivalde en iyi senaryo dalında yeşil halının tozunu süpüren Kurtlar Vadisi Filistin filmleri Lüks Karadeniz otobüsü aymeksinde gösterime girmişti. Bir de sanırım gecenin ilerleyen saatlerinde yarı baygın koltukta can çekişirken Cehennem Melekleri’nin saçma sapan dublajlı bi versiyonuna denk geldim. Saçma diyorum çünkü bence gerçekte Silvestır Sıtalone abimiz kolu bacağı yara bere içinde, elinde nerdeyse uçaksavar büyüklüğünde bir silah olan, kaslı maslı allahın İsveçlisine “Hey sen kocaman bir ahmaksın” diyecek şuursuz ve samiyetsiz birine benzemiyordu. Zaten sonrasında sızmışım.

Yanımdaki dayının uyuduğu esnada istemsizce fakat büyük bir şevkle genzine çektiği sümük sesiyle hayata geri döndüm. Bunca yıllık makine mühendisliği öğrencisiyim, böyle hidrolik pompa görmedim. Rispekt yov. Sesten korkan nöronlarımın beynime ilettiği o sinyaller uyanmama yetmişti. İnsanoğlu olarak şempanzelerle ortak bir atadan geldiğimiz biliniyor ama ben şahsen o amcanın mamutgillerden geldiğini düşünüyorum. Mahmutgillerden de geliyor olabilir gerçi. Gri pos bıyıkları, vakfıkebir dolgunluğundaki yanakları ve doğal fes halini almış sırma saçlarıyla dayı tam bir Mahmut’tu çünkü.

Sabah olmuştu bile. Gözlerim henüz kapalı olsa da camdan içeri dolan ışığı sezinliyordum. Bu ışık eğer kavşağın solundan gelen başka bir otobüse ait değildiyse nihayet Karadeniz solumuzda olmalıydı. Toplamda uyuyabildiğim 2-3 saat eder miydi bilmiyorum ama 15 dakika şarj edilmiş nokia telefonu gibi vücudum yalandan da olsa 4 çentik şarj gösteriyordu. Gözlerimi açtığımda ise muavin koridorda fanta şişesini sıvazlıyord.. Yok lan bu o hikaye değil. Hatta lütfen diğer hiçbir hikayede de olmasın. Evlerden ırak. Tövbe tövbe. Ben gözlerimi açtığımda muavin yine çay servisi yapıyordu. Yolculuğa başlayalı neredeyse 13 saat geçmiş, belki Kazakistan’dan fırlatılan bir roket, uzay istasyonuna erzak götürmüş; amca bu süre zarfında hala plastik bardaklara çay koyuyor, ben de hala bilincim kapalı olduğundan onu mal mal izliyordum. Tam içinde bulunduğumuz evrendeki varlığımı ve işlevimi sorguladığım nadir anlardan biriydi ki aporlörlerden Rize terminale yaklaştığımız anonsu ile irkilip kendime geldim. Bi 15dk ihtiyaç molasından sonra ise Türkiye sınırları dahilinde duracağımız son durağa, Hopa’ya yol aldık.

Buraya bir not düşmek isterim ki Karadeniz’in gerçekten de inanılmaz vahşi bir yeşili var. Hani renk skalasına koysak ondan daha fazla yeşilini bulamayız, o derece. Ağacının yaprağının klorifiline kurban. Dipdiri bir yeşil! Baka baka deli çıkarsın yahu. Siz diyin yeşillerin Keyt Aptın’ı, ben diyim Çarliz Teron’u. Yalnız farkettiniz dimi ne yeşil sapığı çıktığımı. İçimde Karadeniz yeşiline karşı gizli bi meyillenme varmış meğersem. Tıpkı Burcu Esmersoy’un canlı yayında beğendiği kadınları ifade etmeye çalışırken ağzının suyu aka aka “Ben Çağla Şikel gibi kadın beğeniyorum yani at gibi. Upuzun bacaklı, dipdiri memeli..” demesi gibi oldu benim de Karadeniz yeşiline olan beğenim. Yerim onu. Burcu’yu değil lan, yeşili. Manyak. Mecaz da mı yapmayalım? Sayın okur aklın çok farklı yerlerde olduğundan ben bu yeşil hadisesini sonlandırıyorum. Öyle sanıyorum ki sen Karadeniz yeşilinin güzelliğini ve eşsizliğini kavradın.

Ben bunları anlata durayım otobüs Sarp sınır kapısını geçti. O zamanlar Gürcistan, sınırın kendi tarafına fantastik lüzumsuz bi kule ve salon mu ne inşaa ediyordu. Aklımda kalmış öyle işte, neyse. Yolda bir tek topu topu 4-5 tane yerel firma yazıhanesinin olduğu, dolmuş durağından hallice bi otogarı olan Hopa’da gereksiz uzunlukta, yaklaşık kırk dakikalık bir mola vermiştik. Orda da can sıkıntısından gittim, sigarasını tüttürüp çayını içerken uzaktan otobüsünü seyreden şoför dayıyla biraz sohbet etmiştim. Adı Emrah’tı. Konuşurken ses tellerinden ziyade daha çok bronşçuk ve alveollerini kullanmasından ötürü azılı bir paket bitiricisi olduğu apaçık belliydi. Hatta sesi aynı şöyleydi:

Zaten sigarayı öyle derin içiyordu ki küllerinin parlaması ve anında pıtır pıtır yere düşmesi adeta uzay roketinin havalanırken arka modüllerinden sırayla kurtulmasına benziyordu. Hatta iddialıyım ki amcanın ciğer tomografisini çeksek siyahı basacak kartuşu tek seferde bulamayabiliriz. Kendisini oksijen olmayan gezegenlere keşfe gönderse aslında NASA çok güzel veriler toplayabilir. Adam çünkü oksijenden ziyade katranla nikotinle hücrelerini terbiye etmiş nadide bir abimiz. Fakat, NASA için tek sorun amcanın aynı zamanda azılı bir çay tüketicisi olması. Eğer gezegende yeteri miktarda demlik su bulamazlarsa amcanın bu görevi üstleneceğini sanmıyorum. Ha bir de ben bu cümleleri yazana kadar abimiz altı sigarayı çoktan özümsedi bile. Ulan Emrah amca, yazının bile bir paragrafını sömürdün!

Nerede kalmıştım? Hah, Sarp sınır kapısı. Gerçi sınırdaki kalabalık yüzünden pasaport kontrol işlemleri her ne kadar oldukça eziyet olduysa da artık bunların hiçbiri önemli değildi. Neyse ki bu çileli yolculuğun sonuna geliyorduk ve nihayet Gürcistan topraklarındaydık. Batum’a sadece yarım saatlik mesafemiz kalmıştı ve.. Son bir kaç cümlede her şey bi anda çok güzel gidince siz de kıllanmadınız mı? Bence de kesin bir şüpheye düştünüz. Sınırı üç km geçtikten sonra otobüs yolda kaldı ulan. Bayağı bok gibi kaldık öyle. Güç bela şoför dayı otobüsü kenarda terkedilmiş, hafriyat alanı olarak kullanılan eski bir petrol istasyonuna çekti de benim esas Gürcistan maceram başlamış oldu.

Baktık yapacak bi şey yok, herkes dışarı çıktı. Herkes dediğim de on beş kişi var yok. Ankara’dan binenlerin çoğu Hopa’da inmiş, yeni gelenler ise otobüsü Hopa-Batum arası dolmuş olarak kullanan Gürcülerdi. Muavin bile değişmişti; benim DoğuşÇay Man gitmiş, yerine yapılı Gürcü bir abla gelmişti. Bir anda otobüste azınlığa düşmüştüm. Azgınlığa değil, azınlığa. Kafanda yine neler kuruyorsun sayın okur? İstirham ederim. Başta bu sorunu pek umursamadım. Otobüsün içinde tıkılı kalmaktan o kadar sıkılmışım ki ilk yarım saatlik beklemeyi ben de destekledim. Fakat araya daha sonra bazı marjinal yolc.. Yok arkadaş ben bu gidişle yazıyı kesin çok farklı bi yerlere bağlayacam ya hayırlısı. Yolcular olarak dışarıda öyle mal gibi bekledik. Şoförle beraber bir iki kişinin daha telaşlı koşturmacaları vardı ama anlamıyordum. Soracağım kimse de yoktu, etrafımda herkes Gürcüce konuşuyor. Bazı teyzeler bana laf atıyor, ben de yola çıkmadan çıktısını aldığım Temel Gürcüce notlarıma bakarak “Ehe, ara kartuli” şeklinde “No Gürcüce”ye karşılık geldiğini düşündüğüm abuk bir cevap veriyordum.

Ama bu iş böyle gitmezdi. Tamam, temiz hava almak beni biraz kendime getirmişti ama saat öğlen 12’yi geçiyor ve bu arıza neden kaynaklanıyorsa artık benim o günlük Batum planımdan yiyordu. Bir yandan da otobüsün yanında bir hareketlenmeler vardı. Şoför, cidden allahın sktir ettiği bir hafriyat alanına nereden bulduğunu hayal dahi edemediğim, kasasında bidonlar olan bir motosikletle apansız çıkagelmişti. Adamın gelişi süper kahraman gelişi gibiydi lan, aklımdan çıkmıyor. Paranormal Emravity diye film çeksek sağdan soldan anlık motoruyla çıkan Emrah dayı başrolde olurdu, o kadar. Tabii bidonların gelişinden her ne kadar yaşadığımız teknik arızanın nedenini az çok kestirsem de gönlüm gerçekten de bunun doğru çıkmasına el vermiyordu.

Şoför geri geldikten sonra birden otobüsün arka ve yan kapakları açıldı. Erkeklerin hepsi anında olay mahaline toplanmıştı. Hani şu hiç kimsenin ortalıkta ne olup bittiğinden zerre bi bok anlamadığı ama yine de herkesin bol keseden öğütler saçtığı sürreal ortamlardan biri. Hem de konuşulan her şey Gürcüce! Dolayısıyla ben ortamda hepten CERN’e gözlemci olmaya kadar gerileyen Türkiye gibi olmuştum. Bu arada CERN’e de gözlemci olmak ne saçma bi statüdür arkadaş. Tam bizim işimiz. Hiçbir şey yapmayacaksın; iş yapan elin adamına da “Aferim koçum. Ehe. Yalnız bak bu parçacığı da şuraya koysan olurdu bence ama sen bilirsin yani hacut..” diyeceksin. Benim gözlemcilikten anladığım okey masasında yancılık gibi bi şeydir, kimse kusura bakmasın. Şimdi bilmiş birileri çıkıp bana diyecek ki “E Amerika, Japonya, Rusya, İsrail de gözlemci, onlara niye laf etmiyosun?” diye. Allasen sayın okur, konumuz CERN mi yav? Ben diyorum otobüs yolda kaldı, perişanız; sen konunun seviyesini yükseltmeye uğraşıyorsun. Hem ayrıca kim bilir o ülkelerin kendi CERN’i bile vardır lan. Adamlar sırf diğerleri de ne yapıyormuş diye, eksik kalmamak için oradalar. Bizim gibi “Olm dün gece hiç çalışmadık ki? Dur şu ineğin sırasına yakın oturayım da iki üç şey kaparım” diyen ülkelerden değiller sonuçta.

Neyse işte, ortamda böyle bir belirsizlik devam ededursun, ben de olan biteni anlamaya and içtim. Çünkü başka yapacak hiçbir işim yoktu. Ben bu oyunu bozardım!

Şoförün motosikletle getirdiği bidonu eline alan bir elemanın ortamdaki uzun boylulardan birinin omzuna diğer etraftakiler yardımıyla çıkarılmasının ardından ise acı gerçeği sonunda kavramış oldum. Yakıt bitmişti! Otobüsün yakıtı nasıl biterdi ulan? Tarlada davar mı güdüyorsunuz arkadaş diye ister istemez aniden sinirlendim. Emrah şoför zaten canından bezmiş, şöyle bi yan gözle baktı bana. Aha dedim herif burda tüm hıncını benden çıkaracak şimdi. Ama adam kızamadı bile inan. Gözlerinden okunan ruh hali resmen bıkkınlıktı. Önce, otobüsün sol arka bagajı üstünde bulunan yakıt kapağına erişmek için insan kulesi yapan erkeklere baktı bunlar adam mı diye. Sonra da kapağa ulaşmaya çalışırken yakıtın yarısını yere döken omuzlardaki o vatandaşın elindeki hortuma ve bidona baktı biz ne skim iş yapıyoruz böyle diye. Geldi yanıma. “Biliyon mu?” dedi. “Noldu abi?” diyebildim. Sayın okur afedersin ama amcanın söylediğini aktarmak durumundayım: “Bu babalarının donuna eşşek s*** girmişlerin oğulları her defasında bunu yapıyor!”. Hadi şimdi yaşadığımız olayın vehametini geçtim de.. O nasıl bir küfürdü lan? Tövbe bismirraf. Bunca yıllık OSTİM organize sanayi müşterilerindenim, ben böyle zincirleme küfür tamlaması duymadım. O kadar agresif bi küfürdü ki çakralarım açılmıştı. İrkildim. Kendime gelince de “Abi kim naptı? Biri yakıt mı çalıyor araçtan?” diye sorabildim. “Yok ulan” dedi. “Bu Hopa yazıhanedekiler na Batum’da ucuz diye her defasında yakıtın fazlasını depodan çekiyolar. Anca bi kaç kilometre gidecek yakıt bırakıyolar. Kaç kere söyledim *bnelerin evlatlarına aha en az şu kadar pay bırakın diye. Cimri itoğluitler. Yine gitmişler çizginin altına kadar çekmişler. Arıyorum arıyorum açmıyorlar da. Şimdi aracın yakıt pompası dipte kalan yakıtı ememiyor! Ondan kaldık aha burda!” dedi. Amcanın çaresizliği yanında ağzımı açamadım gerçekten. Meğersem Hopa’daki kırk dakikalık anlamsız molamızın anlamı buymuş. Ama bu nasıl bir kafanın ürünüdür arkadaş ya? Aklım almıyor. Bunu gerçi sen ben akıl edemeyiz zaten sayın okur. Bu mini çakallıktan öte bir hastalık artık. Bunu düşünen daha neleri düşünemez? In Laz we truzt. Amen.

Kendi derdimi, gezimi bıraktım; amcanın düştüğü hale üzülürken yakıt deposunun başındaki elemanlardan biri çok geçmeden beni gerçek dünyaya çekmeyi başardı. Hortumu depo kapağına tam yetiştiremediklerinden etrafın paso motorine bulandığı bu ortamda “Light it up like there is no tomorrow” sloganını hayat felsefesi yapmış bir abi çaktı kibritini, sigarasını yaktı. Orantısız dram, trajikomedi ve absürdlüğe maruz kaldığım bu 15 saatin sonunda dayanamayıp karşımdakinin Gürcü mü Türk mü olduğuna bakmadan iki elim henüz taze ofsayta düşmüş Burak Yılmaz gibi havada “Kardeş napıyosun, öldürcen mi bizi?” diye çıkıştım. Tabii normal olarak soruyu yönelttiğim eleman Gürcü çıktığından hiçbir şey anlamadı. Yanımda konuşunca Türk olduğunu anladığım başka bir abinin de beni “Motorin yeğen bu, alev almaz. Korkma” şeklinde avutması ise kendisine günün Yaprak Dökümü Ali Rıza Bey Metanet Mansiyon ödülünü kazandırmaya çoktan yetmişti. Tamam ulen dizelin molekül zincirleri uzun olduğundan alev almaz ama sen de gid.. Ya ben kime ne anlatıyorum allahaşkına biri beni kurtarsın şu saçmasapan yerden, nolur artık lan! Etraftakiler bu acı yakarışımı duymuş olacak, “E yoldan geçen bi marshrutka’ya (dolmuş) atlasana; bekleme burda boşuna” dediler. “Yahu sen niye bekliyorsun o zaman, manyakoğlu manyak? Otobüsün son durağı zaten Batum, sen niye binmiyorsun?” diye tam mantık kasacaktım ki pes ettim. Dedim o zaman bi sonraki Batum’dan geçen marshrutka’ya el edin de ben gidivereyim. El ettiler, çantamı da alıp bindim. Verdim 1 Lari’mi (o zamanlar 1 lari 1 liraya aşağı yukarı eşdeğerdi); yirmi dakika sonra Batum’daydım. Boş yere ne çile çekmişiz arkadaş!

Eh artık Gürcistan’ı anlatmak yine bir sonraki yazıya kaldı. Söz gelecek sefer anlatacağım.

Ciao,

Ekin

Gürcistan’a Giderken AŞTİ’de Kalmak

Selam. Yok yok başlık yanlış olmadı. Bilerek öyle. Anlıyorum. Gürcistan’ın ateşli gece hayatını anlatayım; iki üç pratik bilgi, tüyo vereyim isterdiniz ama elde bu var şimdilik. Eğer hemcinslerim kahvaltı masasına konduktan sonra ellerini ovuşturan sinek misali bu başlığa geldiyse çok yanlış geldi, şimdiden uyarayım. Aslında bilgisayarın başına Gürcistan’a yaptığım ve epey maceralı geçen gezimi anlatmak için oturduydum. Fakat bir süredir iş güç nedeniyle yazamadığımdan hazır fırsat bulmuşken bir anda o kadar çok yazasım geldi ki siz sayın okurları da baymasın diye yazıyı en az iki parçada paylaşmaya karar verdim. O yüzden hikayeyi en başından dinlemek isteyenler varsa nahan da başlıyorum.

Yıl 2011. Bahar aylarındayız. ODTÜ Makinanın üçüncü sınıfında hayatta kalma çabalarıyla geçiyor zaman. Diğer alanlar hakkında pek fikrim yok ama mühendislik okuyanlar bilirler; mühendisliğin üçüncü senesi tam bir fatality’dir. Hocalar, kantin işletmecisi, papa 16. benedikt, baba Bush, karma, budha, kamasutra, güneş tanrısı Ra, Cüneyt Çakır, Darwin ve kaplumbağası yani kısacası etrafınızda gördüğünüz duyduğunuz kim ve ne varsa hepsi sizin o yıl pestilinizin çıkması, bir böcek gibi ezilmeniz için gizli ama kararlı bir iş birliği yapmışçasına hunharca çalışmaktadırlar.

Hain Papa:(
                          Hain Papa:(

Hal böyleyken zaten ödevinden,  projesinden sınavından kafam olmuş conkbayırı; yapabildiğim yegane sosyal(!) aktivite gezi hayalleri falan kurmak. Tek istediğim, o yıl ne olacaksa ne bitecekse bir an önce geçmesi ve kendimi tıpkı Heidi’nin dedesinin barakasına koştuğu gibi doğaya, dağlara nehirlere kırlara atabilmek. Hey gidi günler.. Şaka maka kız elimizde büyüdü lan.

Bir peyint terk destekli Kabataş fantazyası kadar olmasa da benim de böyle hayaller kurduğum bir bahar ayında aklıma yazın TAI’de yapacağım staj biter bitmez Gürcistan’a gitmek geldi. Neden? Çünkü eşşeğin zkinden dolayı. Şaka şaka. Neredeyse bedava ve ekstra bir ülke de ondan. Yani tam olarak öyle diyemesek de en azından ucuz ve vizesiz bir ülke olması önemli bir etmendi. O yüzden ufaktan ufaktan başladım araştırmaya.

Temel seyahat mantığım
           Seyahat ederkenki mantığım

Bu arada haziranda nihayet dönem bitti, pat diye staj başladı. Sabahın hakikaten köründe kalkıp 100.Yıl’dan Karabük’e, pardon, anasının nikahı Kazan’a 45dk süren ızdırap dolu git geller ile anlamsız mı anlamsız bir staj yapıyorum. Neyse ki bölümden ve diğer okullardan falan arkadaşlar var, kakara kikiri bi şekilde zaman geçiyor. Etrafta o kadar çok boş stajyer var ki bir excel dosyasına iki; bir teknik çizim dosyasına üç; dört erkek mühendise de altı erkek stajyer düşüyor. Dosyayı paylaştığımız stajyerlerden biri sakatlansa ya da ne bileyim işe gelemese, kazara diğerimizi proje liderliğine falan atayabilirler yani böyle abuk bir ortamdayız. Yaptığımız işler falan lüzumsuzluktan kırılıyor. Tabii ortamlarda biz uçak yapıyoruz diyoruz, kim bilecek mk? (Bakın daha ikna olmadıysanız staj ortamını biraz daha itin g*tüne sokabilirim ama bence siz ikna oldunuz artık) Neyse işte, böyle geçen bir ay boyunca ben de üç kişi paylaştığımız excelde kendi sıramı savar savmaz binanın altındaki kütüphaneye inip dünya edebiyatına yön vermiş klasikleri okumak için yer kapıyordum demek isterdim ama binada internete erişimi olan tek bilgisayarı görünce abanıyordum da abanıyordum Google’a. Gürcistan’a nasıl gidilir, neresi gezilir, neler yenir görülür falan oldukça kapsamlı bir literatür araştırması yaptım. Hatta yetinmedim, belki gidersem diye Nahçıvan, Azerbaycan, Güney Osetya ve Abhazya ile ilgili de epey bilgi topladım. Ha sonra bunları zamanım yetmediğinden ve koşullar el vermediğinden yapamadım ama hala aklımdadır oralara en az bir kere daha gitmek. Akıllanmamak bu olsa gerek.

Kısa bir araştırmadan sonra anladım ki Gürcistan tam bir doğa harikası. “Ulan sanki Türkiye değil mi dalyaprak?” diyenlerinizi duyar gibiyim. Öncelikle böyle ağır ithamlarla seslendiğiniz için biraz kırıldığımı belirtmeliyim. E tabii biliyorum da işte heves ettik gitmeye çoktan. Kafkas Dağları’nın bir fotoğrafları var; allah seni inandırsın sayın okur, dilim dimağım tutuldu. İlkokulda resim derslerinde çizdiğimiz gibi ahşap evleri, arkada beliren sinüs dalgası biçimindeki sıradağlar ortasından çük gibi akan ve ne hikmetse tam da bu evlerin dibinden geçen nehirleri olan; dağların arkasından gülerek doğan güneşiyle beraber mavi gökyüzünde M şeklinde martıların uçtuğu bir ülkeydi burası. Tamam ulen martı yoktu herhalde; napsın martı allahın dağında. Ama diğerleri doğru bak.

Gürcistan'ın jeopolitik yeri ve önemi
                 Gürcistan’ın jeopolitik yeri ve önemi

Kafaya koymuştum bir kere. Artık ne olursa olsun gitmeliydim. Batum ilk durak olacaktı. Sonrasında ise kuzey batıdaki Mestia şehri, onun akabinde başkent Tiflis, daha sonra kuzey doğudaki Kazbegi kasabası gezi listemi aşağı yukarı oluşturmuştu. 10-12 gün bir sürede tamamlamam gerekiyordu zira dönüp Tuzla’da başka bir staja daha başlayacaktım. Gençliğimizi seveyim.

Gezi bitince en son Tiflis’ten dönerim demiştim kendime. Her ne kadar geçmenin yasak olduğunu okuduysam da 2008 savaşı sonrası ayrılan Güney Osetya’ya ve yapabilirsem oradan Kuzey Osetya aracılığı ile Çeçenistan’a geçmek istiyordum. Çünkü bok vardı. Allahım yarabbim ya.. İnsan gibi sakin ve belaya bulaşmadan gezmeyi hala öğrenemedim ama o zamanlar hepten cahil cesareti varmış üstümde. Bir de yedeklerde Abhazya vardı ama zaten Gürcistan ile olan 20 kusur yıllık kavgasından beri Rusya dışında erişimi olmayan bir ülkeydi. Dolayısıyla isimlerini unutmayayım diye bu ülkeleri de Çağdaş Market fişinin arkasına not ederek bilet arayışına giriştim.

Ankara’dan Batum veya Tiflis’e olan direkt uçuşlara baktığımda fiyatların oldukça uçuk olduğunu farkettim. En azından öğrenci halimle öyle pek olası gözükmüyordu. Sonra gözüme o zamanlar piyasaya yeni giren BoraJet’in bir uçuşu çarptı. Yanlış hatırlamıyorsam Hopa’ya uçup oradan da midibüslerle falan aktarmalı bir güzergahları mı ne vardı. Hala uçuyorlar mıdır bilmiyorum. O zaman 90tl idi fiyatı. Otobüs bileti de zaten 50-55tl civarındaydı. Aslında aradaki fark bir öğrenci için azımsanamayacak şekilde olsa da 15-16 saat yolculuk çekmemek için değer dedim. Ama elim uçak biletini almaya gitmedi. Hala uçak korkumu yeterince atlatabilmiş değilim fakat o zamanlar 2010’da başıma gelen ciddi bir türbülans olayı nedeniyle (bunun da kökeni taa İzlanda’daki Eyjafjallajokull’un nisan 14’te patlayıp konferansa gittiğim Viyana’da mahzur kalmama ve daha sonra THY’nin gönderdiği kurtarma uçaklarından biriyle İstanbul’a dönmeme dayanır ki kesinlikle başka bir yazının konusu olacak) BoraJet’in filosunda bulunan ATR72-500 model pırpır uçaklarına binmeye cesaret edemedim. Zira hala uçuş tarihinde belalı/cenabet uçak modelleri arasındadır ama tabii kazaların zilyon tane sebebi var; dolayısıyla uçak üreticisine ve havayolu şirketine direkt çamur atmak saçma ve yanlış olur.

Hal böyle olunca el mecbur bir gün mesai bitimi sonrası AŞTİ’ye uğradım. Gerçi daha yola çıkmama yirmi gün falan vardı ama olsundu. Ben işimi garantiye almayı seviyorum. Ne olursa olsun Metro ile gitmeyecektim, orası kesindi. Artvinli bir arkadaşım da daha önce çıkmış olduğu Gürcistan gezisinde Lüks Karadeniz firmasını kullandığını ve hizmetten nispeten memnun kaldığını belirtmişti. Dolayısıyla benim de ilk uğradığım firma onlar oldu. Peronlarına gittiğim zaman ‘Kardeş sistem açık değil, bilet satamam. Naapcan şimdiden bilet alıp? İki gün kala gel hallederiz.’ dedi. Peki şaşırdım mı? Hayır. Ulan şu kodumun ülkesinde bir kere de ilk denemede sistemler açık olsun yahu. Sanırsın heriflerden beni Phliae uzay aracına bindirip üç ışık yılı uzaklıktaki kuyruklu yıldıza göndermelerini istiyorum. Ya dedim kardeş, ne sisteminden bahsediyorsun sen. Yazacağın dandik bi kağıt parçası alt tarafı. Karala oraya 20 numara orta kapı önü cam kenarı diye; sen sağ ben selamet. Yok dedi, olmaz. Dedim sizin yapacağınız işin kulağına üfleyeyim, ben gidiyorum.

Biraz daha dolandım AŞTİ’de. Tabii AŞTİ’yi bilenler bilir. Elbette bir Esenler otogarı değil ama en azından bir Harem eder. Yola kararlı çıkmış olabilirsiniz. Hiçbir çığırtkana kulak asmadan biletinizi istediğiniz firmadan çat diye istediğiniz saate almak istiyor da olabilirsiniz. Bunlar çok güzel, çok doğal ve insani istekler. İnsanın temel hakkı gibi bir şey. Ama işte gel gör ki afedersiniz bu zibdimin AŞTİ’si artık atmosferinden midir, burnundan düşen sümüğüyle ğğanneaaağh diye bağırıp etrafta kafası kopmuş tavuklar gibi koşan çocuklardan mıdır ya da çarpma işlemine girse rakamla 1 görevini üstlenecek güvenlik görevlilerinden midir nedir on dakika sonra bilincinizi yitirirsiniz. Diliniz, dininiz, dimağınız şaşar. Galiba Alev Alev parçasındaydı; Feridun Düzağaç’ın dediği gibi kendinizi arıyorken olmaktan korktuğunuz yerdesinizdir artık, AŞTİ’desinizdir.

Bak sayın okur, serbest dalışta sığ su bayılması diye bir terim vardır; yorgun dalgıçlar bazen dipten yüzeye çıkarken oksijen yetersizliğinden bayılırlar. AŞTİ’de de durum böyledir. Eğer firmaların masalarına dinlenmeden sık sık girdi çıktı yaparsanız ve iletişimsizlik yüzünden bankosunda uzun kaldığınız bir otobüs firmasından ana koridora geri çıkmaya çalışırsanız beyniniz oksijen yetersizliğinden şalteri indirecek ve siz de bayılacaksınızdır. O yüzden her seferinde o tanesi 1tl olan dini kitaplardan satılan tezgahların yanında biraz dinlenmeli; üç uzun firma seferinden sonra bir de ara verip büfelerden bayat poğaça ya da bazlama yemelisiniz ki ortama adapte olun. Biliyorsunuz, evrim teorisine göre etrafına adaptasyon olamayan türler yok olmaya mahkumdurlar. Nice genç delikanlı AŞTİ’nın üst giden katında bu uğurda heba oldu.  Bu yüzden siz siz olun tavsiyelerime uymaya çalışın. Hele böyle küpeli, saçları dalgalı ve arkaya taranmış erkekler; taytlı dövmeli kızlar dolaşmıyor mu, hastasıyımdır. Ben de zamanında böyleydim ama AŞTİ insanı yontuyor işte. Sunta yapıyor süreç içinde. Yoksa at penisinde kelebek gibi görünüyor olursunuz ortamda. Hiç farkında bile olmadan vahşi çığırtkan avcıların tam da sizi keklik gibi avlayacağı, savunmasız bir konumda buluverirsiniz kendinizi. Sonra Otogargara’daki o efsane sahnede işlendiği gibi esas gitmek istediğiniz yeri unutup Afyon Dazkırı’da biter yolculuğunuz. Benden söylemesi. Çok olmasa da beş yıllık tecrübe konuşuyor, kulak verin bence siz.

melih-gokcek2
                       ama başganım?

İşte ben de Lüks Karadeniz yetkilileriyle(!) anlaşamayınca böyle bir ortamda diğer firmalardan bilet bakmaya başladım. Tabii güzergah Doğu Karadeniz olunca uygun saatlerde kalkan ve yolu çok uzatmadan Batum’a giden firma bulmak da zorlaşıyor. Kimisi diyor sabah 10da çıkıyoruz, kimisi diyor 22 saatte gidiyoruz. Ulan 22 saatte insanlık Mars’a robot gönderiyor pezemenk. Tabii bu koşullarda benim de isteklerim elitist kaçıyor, bunu da itiraf etmek lazım. Hem akşam kalksın gece yolculuğu yapayım, hem 15 saati geçmesin hem de nispeten güvenilir bi firma olsun falan. İmkansız ulan. Bütün Doğu Karadeniz illerine giden firmaları dolaşıyorum.

Yalnız Türkiye’de özellikle yerel otobüs firmalarının adları çok garip lan. Bir ay düşünsen bulamazsın ama adam çat diye gidiyor mesela Şampiyon Hersekli diye firma kuruyor. Sanırsın İyonya Krallığı’nda atlı araba işletiyor. Birileri de ‘oo Şampiyon Hersekli’ diyip gidip bilet alıyor. Akıl alır gibi değil. Kimi işletmeci daha çakal. Yeşil Gümüşhane, Yeşil Artvin Ekspres gibi subliminali bol isimler koyuyor. Yolcu olarak üzerimizde ‘hmm yeşil, hmm rahat, güven oh yes beybi’  izlenimi doğuruyor. Bir de ekspres üstelik. Hem rahat bi yolculuk hem de hızlı. Bir otobüs yolcusu daha ne ister ki lan? İşte bunlar hep pazarlama taktikleriydi. Ya da benim beynim hepten sulanmıştı. Hücrelerim oksijen yerine sadece AŞTİ’de yaşayan canlıların sentezleyebildiği bir tür tozla varlıklarını sürdürüyorlardı. Bir an önce ne yapıp edip bu bataklıktan kurtulmam gerektiğini biliyordum. Baktım ne Artvinlilere ne Hopalılarla anlaşabiliyorum geri gittim Lüks Karadeniz’e. Dedim, “Hacı abi, sen bana yaz şu bileti de ben gideyim. Bak nakit var, karttan da çektirmeyecem”. Bu nakit lafı hizmet sektöründe harbi harbi bayağı kapı açıyor lan, onu farkettim. Bana yok mok diyen o ters amca gitti; yerine gözlerinde dolar işareti beliren bir adam geldi. İki dakikada halletti. Ben de nereden baksan kırk dakikadır maruz kaldığım AŞTİ’den kaçıp bir an evvel eve gittim.

Aradan üç hafta geçti ve ben bu süre zarfında gezeceğim yerlerde ne yapacağıma, şehirler arası nasıl seyahat edeceğime, nerelerde kalıp hangi dağlara tırmanacağıma dair kapsamlı bir plan yaptım. Gün geldi çattı ve stajın son günü TAI’ye 60lt’lik sırt çantamla gittim. Artık o kadar bunalmıştım ki Ankara’dan, dersten ve bilgisayar ekranından, iş çıkışı 100.Yıl’daki eve dönmeye bile tahammülüm kalmamıştı. Son mesai bittikten sonra servisle dönerken Tandoğan’da indim. Tam otuz yıllık ayrılıktan sonra biricik yarine koşan bir sevgili gibi AŞTİ’ye koşmaya başlamıştım ki arkadan gelen o kalın sesle irkildim. Amcanın biri “Oğlum mal mısın yolun ortasında koşuyorsun? Binsene metroya” diyordu. Ben de kendisine kesinlikle hak verdim ve 2 binişlik EGO kartımı alarak Ankaray’a bindim. Adamlar yapmıştı aga. Büyük kolaylıktı cidden. Tisikkirlir İ. Milih the sipirmen.

Yine AŞTİ’deydim (Geldi yine tipini sktimin). Neyse bagajı verdim aşağıya, taa yirmi gün önceden ayırttığım orta kapı önü, cam kenarı 20 numaralı koltuğa çıktım. Benim için otobüsün en kral koltuğu orasıdır gerçekten. Nitekim başka bir teyze de bu yönde düşünüyordu. Tek sorun, bunu aynı saatte kalkacak aynı otobüs için düşünmemizdi. Hem de o teyzenin bir çocuğu vardı. Firma beni adamdan saymamış olacak, teyzeye de satmıştı koltuğu. Ulan bileti kesen amca! Ama ben vazgeçemezdim. Başladım ‘Ya sizin de bu yaptığınız insanlığa sığar mı, yok işte ne biçim firmasınız, allah kahretsin böyle işletmeciliği’ minvalinde ağzıma ne geldiyse saydırdım. Hayır, ben ki genelde bu durumları daha sakin veya olağan (Türkiye’de yaşıyoruz sonuçta, pek beklentim yok ülkeden) karşılarım; gezinin aşkıyla nası gaza geldiysem coştum da coştum. Allah kahretsine kadar daha mahçup bir hale bürünen muavin amca da birden parladı. Ee, ne de olsa adamlar Karadenizli. ‘Ya’ dedi ‘ne bela okuyosun, hiç yakışıyor mu? Tamam bulacaz bi çözüm.’ Gerçekten Türkler olarak hem suçlu hem güçlü konumunu elde etmede üstümüze yok. Bu nasıl bir psikolojik nedene dayanıyor çok merak ediyorum doğrusu.

Neyse işte muavin amca onu kaldırdı, bunu indirdi. Arkadaki erkek yolcuyu muavin koltuğuna oturttu, öndeki çocukları bagaja attı derken bana en önde yer açıldı. Ben de kısa yol olmazsa siddin sene binmem öne, güvenemem. Evet, antenim biraz. Ülkede bir ton trafik kazası oluyor ulan. Bir gezi yapacaz diye canıma da susamadım yani. Hakkım değil mi, dedim bana ortadan yer ayarla; yoksa patrona şikayet ediyorum. Çok açıkça itiraf etmeliyim ki bu kadar çabasından sonra herife böyle bir çıkış yapınca bana direkt Dankek meyveli keki uzatıp; “Al, müdür bu, buna konuş” demesini beklerdim ama adam bir an yıkıldı ve yeniden matrix hesaplarına girip on dakika sonra bana ortada başka bir yer buldu. İstediğim yer değildi. Savaşı teyzeye karşı kaybetmiştim ama onun çocuk üstünlüğü vardı. Yerinden bile kıpırdamadı. Bense yeni yerime ‘Neyse hadi bu seferlik böyle olsun ama bir daha sizle hayatta seyahat etmeyecem tımım mı!!11!’ tripleriyle oturdum.

İçten içe hala ‘Ulan bu herifler molada tuvalete giderken beni sıkıştırıp döverlerse ya da Hopa’da mola verdiğimizde uşaklarıyla beraber bana dalarlarsa ne bok yiyecem; değer miydi bi koltuk için’ şeklinde sorularla boğuşsam da o an power tuşuna basmış olduğum koltuk arkası ekranında zayıf bir sinyalle Çok Güzel Hareketler Bunlar’ı görünce hemen unuttum. Zaten sonra muavin amca bana iki dankek verdi, affettim de. Ve böylece yolculuğum başlamış oldu.

Ulan ne AŞTİ’ymiş arkadaş. Yılların sancısını döktüm yeminle. Dört küsür sayfa yazı yazdık daha Türkiye’yi bırak Ankara’dan çıkamadım lan. Neyse, Hopa’dan sonrası da bir dahaki yazının konusu olsun.

Ciao,

Ekin

2 Türks 1 Cup (Konulu)

Hemen baştan söyleyeyim ki bu hikayede seks yok. “Niye yok lan? Olsa ya. Şöyle dalından koparıp kütür kütür mmf mhm” dediğinizi duyuyor gibiyim ama yok arkadaşlar, ısrar etmeyin rica ederim. Hem zaten ailesinde Balkanlardan, Kafkaslardan ya da Giritten göçmenlik bulunmayan her hafif kavruk Türk erkeği gibi kıllı yünlü olan iki kuzenin hikayesinden bahsediyoruz. O yüzden hala yanlış düşünen varsa hemen şuracıkta terketsin yazıyı. Çirkinleşmeyelim lütfen. Tövbe yarabbi. Akıl alır gibi değil ya.

Neyse.. Nerde kalmıştık? Ha, seks yok. Ama tünelin ucu bombok bir yere çıkıyor sayın okur. Hem de trende. Hatta Japon treninde. Gel o halde sayın okur, seni kompartmanın şu solundaki boş dörtlü koltuklara alayım da dinle bi:

2013 Mart başı. Tokyo’ya taşınalı tam 6 ay olmuş. Tuğçe Kazaz’ın herhangi bir dine mensup olduğu süreden çok daha fazla yani. Adaya ayak bastığım ilk haftadan itibaren gerek Couchsurfing aracılığı ile tanıştığım insanlarla, gerek tek başına Tokyo’nun her bir tarafını gezmeye çalışıyorum. Hatta gezdiğim yerleri iyice öğreneyim diye ikinci kez, üçüncü kez gidiyorum; belki bir ayrıntı kaçırmışımdır, belki daha önce yakalayamağıdım bir fotoğraf karesi bulurum diye (Amatör gezginlerin bu tür klişe laflarına da bayılırım ha, sanırsın Pulitzer’e kasıyor pezemenk). Dolayısıyla bir kaç ay içinde İstanbul’dan görece daha iyi bildiğim bir şehir oldu artık Tokyo. Peki ya diğer şehirler? İşte diğer şehirler hakkında hiç bir fikrim yok lan. Zuhataneho (bkz: Shawshank Redemption) hakkında ne kadar bilgim var, ancak o kadar yorum yapabilirim. İşte o sıralarda bi yandan da kuzenimle muhtemel bir Japonya gezisi üzerine mesajlaşıyoruz. 2013un ocağı mıydı neydi, kuzen mart ayı için bir haftalık iznini ve uçak biletlerini aldı. İkimiz de daha çok güney taraflarını merak ettiğimizden Tokyo ve Yokohama sonrasında sırasıyla Hiroshima, Kyoto, Osaka, Nara ve Kobe’yi toplam 9 günde gezmeye karar verdik. Ben de bu süre zarfı içinde tüm seyahat planlarımızı aynı devlet büyüklerimizin Türkiye’nin iç ve dış politikalarında göstermiş oldukları über hassaslık ve titizlikle bir güzel yaptım.

Gün geldi çattı. Kuzen, İstanbul çıkışlı ve Moskova aktarmalı 16 saatlik uzun bir yolculuk sonunda dünyanın bütün mikroplarını da beraberinde taşıyarak Tokyo’ya indi. Önce eve uğrayıp ailemden sipariş ettiğim ve kuzenin koca bir valizde getirmiş olduğu beyaz peynir, zeytin, bakliyat ve tatlıları yerleştirdik. Hatta annem o enfes, kalem gibi sardığı limonlu ve kuş üzümlü yaprak sarmalarından da doldurmuş koca bir Algida kutusuna. Onu da bozulmasın diye hemen buzdolabına attık ve artık daha fazla boş yere zaman kaybetmeden dışarı çıktık. Ben de kuzenin yol yorgunluğunu göze alarak ilk gün evime daha yakın diye onu Yokohama’ya götürdüm.

Yokohama Limanı
           Osanbashi iskelesinin tepesinden Yokohama limanının gece manzarası

Yokohama öyle bir şehir ki, yüz yıllar boyunca adanın hep liman ve ticaret merkezi olduğundan günümüzde hala ithalat ve ihracatın yönetildiği önemli bir ekonomik üs. Dolayısıyla devasa bir gökdelen cümbüşü. Japonların bahçe peyzajında göstermiş oldukları üstün tasarım kabiliyetlerini betonarme yapıların dizaynına ve şehir kompozisyonuna aktarmaları neticesinde ortaya çıkan inanılmaz yakışıklı bir şehir (Bu cümleyi yazdıktan sonra boynumda fular belirdi). Benim bile onca zaman sonra limanına her gittiğimde nefesim kesiliyorken kuzeni bir de götürünce tabii haliyle adamın ağzı açık kaldı. Aslında hep kendimize giydirmeyi, başkalarını umarsızca beğenirken kendimizi sürekli acımasızca eleştirmeyi pek yapmamaya çalışırım (yapılmayacak gibi de değiliz ki arkadaş) ama Yokohama ve Tokyo’nun yanında İstanbul, Ankara falan Bilecik gibi kalıyor amk. Böyle de bir gerçek buz gibi yüzünüze çarpıyor.

Ertesi gün ise sabahın beşinde başlayan metrolarla çıktığımız Tokyo turumuzu gece yarımda son trenle tekrar eve dönerek kapattık. Bu günübirlik gezimizi ağzımız şaşkınlıktan açık kalmış, Japonların teknolojiyi getirdiği seviyeyi (teknolojide geldiği nokta demiyorum farkediyorsanız; teknolojide bir takım noktalara gelenler bizleriz) hayretler içinde izlemiş biçimde yapıyoruz. Tokyo körfezindeki gemi trafiğinden şehri örümcek ağı gibi ören metro sistemindeki pürüzsüzlüğe, neredeyse günlük 30 milyona ulaşan nüfusun kaostan çook uzaklarda bir şekilde, düzenle yönetilmesine; gökdelen bahçelerinden kondüktörsüz hareket eden metrolarına kadar önünüze ne gelirse “Hass*ktir lan, bu kadar da değil amk!” dediğiniz bir düzen ve işleyiş hakim. Yani şehircilik anlayışı olarak Japonlar Türklerin yanında ödevlerini her gün düzenli yapan, hocaya hep güzel sorular soran, sınavlarda kağıdı hayvan gibi doldurduktan sonra hocadan ek kağıt isteyip buna rağmen sınavı en önce bitirip bir de üzerine 100 alan, öğretmenlerinin ve okulun gözdesi öğrenci iken Türkler de allahı kaymış gevşek kravatlarıyla ders esnasında en arka sırada Nokia 6600ıyla gizli gizli porno izleyip ergen ergen gülen, sınav gecesi ders çalışmak yerine sabaha kadar PES atan, ödevini son gün sağdan soldan hacızlayan illet bir öğrenci gibi duruyor (hep kendimizi acımasızca eleştirmeyi pek sevmediğimi belirtmiştim sanırım, değil mi?). Neyse işte, kuzenle beraber kendimizi böylesine itin g*tüne soktuktan ve Japonya ile Türkiye arasındaki – gerçekten insaflı söylüyorum- rahat 50 yıllık farkın nasıl bu kadar olabileceği üzerinde kafa yorduğumuz, derin felsefik analizlerle taçlandırdığımız tartışmamız sonunda ertesi gün sabahtan Hiroshima’ya yapacağımız Shinkansen (Bullet Train/Yüksek Hızlı Tren) yolculuğu için çantamızı toplayıp, yattık.

Shinkansen
      YHT’den hızlı olmasın, Japonların yüksek hızlı trenleri

Sabah erkenden kalkıp ülkenin tüm şehirlerarası trenlerinin kalkış noktası olan Tokyo İstasyonu’na gittik ve trenimize atladık. Hemen trenin sağ tarafında dörtlü bir koltuğa heyecanla yerleştik. Cünkü güneye inerken o eşsiz silüetiyle insanın ruhunun derinliklerine etkiyen, üzerinde kopan kar fırtınalarıyla saçları rüzgarda dalgalanan hoyrat bir delikanlı görüntüsü çizen Fuji Dağı’nı uykusunu henüz alamamış o masum sabah güneşinin altında görmesdasfsdasd… Cidden hastasıyımdır gezi yazılarındaki şöyle afilli aforizmaların. Neyse işte, biz harbiden Fuji’yi de yol üstünde görelim bari diye geçtik sağ tarafa. Sabah biraz hışımla çıktığımızdan kahvaltı yapamamıştık ama yaprak sarma dolu dondurma kutusu bizimleydi. Dedik ki yol zaten 4 saat sürecek, şöyle kendimize ziyafet çekelim Fuji muji manzaralı.

Tren harekete geçti. İlk yarım saat hala Tokyo ve Yokohama civarından geçtiğimizden ve bir iki durakta daha yolcu aldığımızdan çok öyle hız yapmadı tren. Fakat sonra kondüktör amca hızı 300km/saate kitledi ve dışarıyı neredeyse gözümüzün algılayamayacağı bir süratle treni bir sonraki durağı olan Kyoto’ya sürdü. Biz de bir yandan önceki günün ‘Türkiye’nin Japonya’ya kıyasla 1950leri yaşaması’ geyiğini yapmanın yanı sıra o günkü Hiroshima planımızı gözden geçirip bir yandan da kompartmandaki diğer insaları gözlemledik. Farkettik ki pek çok insan ya uyuyor ya da bir şeylerle meşgul. Çoluk çocuk, yeni nesil gençler cep telefonlarına ve aterilere gömülmüşken nispeten orta yaşlı insanlar ve uyumayan yaşlılar da kitap falan okuyordu. Zaten bu manzarayı bir Türk olarak etrafımızda yabancıların olduğu her tür ortamda sıkça görebiliyoruz. Farkettik ki yanımızdaki bir amca da kitabını okuyor. Bayağı da gömülmüş hatta. Elinde bir tükenmez kalem, notlar alıyor. Amca ama trene bindiğimizden beri kafasını kaldırmadı bu arada. Onun ciddiyeti yanında bizim pespayeliğimiz direkt göze batar türden. Hatta biz de kendimizle taşak geçmeye başladıydık bile. “Lan” dedik, “Demek ki o elli yıllık fark öyle boşuna oluşmamış harbiden; bak adam kaç yaşına gelmiş hala nasıl çalışıyor, bizim işimiz anca bakara makara, ehehe” minvalinde güldük.

Bir süre sonra cidden karnımızın acıktığını farkedince açtık çıkardık sarma kutusunu. Fakat bir problemimiz vardı. Birincisi, babam kutunun kapağı açılmasın diye kutuyu Meksikalı eroin kartellerine dudak ısırtacak cinsten bantlaması. Daha doğrusu bantın kutulanması. Neden? Çünkü iyi kolilemek baba olmanın en önemli özelliklerinden biridir de ondan. Evrimin DNAlarına kodladığı fakat hep gizli saklı köşelerde kalmış olan kolileme kabiliyeti bir Türk erkeği baba olduğu andan itibaren bir şekilde aktif olur ve o baba hayatı boyunca çocuğu nereye gidiyorsa ona asla ama asla zarar görmeyecek koliler hazırlar. Dolayısıyla ‘bantlamak’ terimini kullanmak böylesine ulvi bir görev için çok hafif kaçıyor. İstirham ederim.

Koli bantlı uyuşturucular
     Öyle bir paketlemek ki bir daha açamamak

Şimdi öyle bir beyaz Algida kutusu (olm valla ürün yerleştirme yapmıyorum lan, gerçekten) düşünün ki üç boyutta yaşadığımız bu evrende CERN fizikçilerinin bile varlığını henüz tam kanıtlayamadığı dördüncü boyutta koli bandıyla bantlanmış amk. Bırak kapağın açılabilme ihtimalini, sarmanın yağı kutudan akmaya şöyle bir gıdım niyetlense direkt bantlar tutacak o akan yağı. Nikaragualı uyuşturucu kaçakçıları falan kazara bizim Türk babalarının kolileme ve paketlemedeki doğal üstün yeteneğini keşfetse ya da ne bileyim güzel ülkemize gelip az biraz staj neyin yapsalar öyle Amerika’ya yaptıkları kaçak ticaretlerde falan malak gibi yakalanmayacaklar ama işte insan cahil olmaya görsün.

Onları bu cehaletleriyle baş başa bıraktıktan sonra ve koli bantlı bir sarma kutusu elimizde beklerken ikinci problemimize geçiyorum. O da kesici veya delici en dandik bir nesnenin bile yanımızda olmaması. Normalde ben her gezimde yanımda çakımı taşırım fakat Japonya’da ne yazık ki 6cm’den uzun kesici aletleri yanınızda taşımak kanunen yasak. 6-7 yıl önce Tokyo’da gerçekleşmiş toplu bir bıçaklama hadisesinden sonra yasaklamışlar. Hadi o yok, ulan kalem bile mi olmaz arkadaş; şöyle en azından bi iki delik açıp sonra bantları parmağımızla falan koparsak. Yok ulen. Çantalarımıza baktık, montlara baktık; yok oğlu yok. Sonra sağımıza solumuza baktık ve işte tıpkı doğudan doğan bir güneş gibi parıldayan o amcayı gördük. Evet, o kitap okuyan o amcayı. Eğildim koridorun öbür yanına, “Pardon” dedim “Acaba kaleminizi biraz ödünç alabilir miyiz?” Adam kitaba gömülmüş olduğundan şaşırdı tabii, bi an afalladı. Sonra kafayı kaldırıp baktı bi, iki tane yabancı bi şeyler istiyorlar ingilizce. Elindeki kalemi işaret ediyo kel ve sakallı olanı. Şimdi elindeki kitaba sabahtan beri ciddiyetle not alan Japon bir amca aniden kendisinden kalem isteyen iki yabancı hakkında o an ne düşünebilir, az bi kafa yoralım. “Belki peçeteye bir telefon numarası kaydedeceklerdir”. Belki gidecekleri otelin adresini bir kağıt parçasına not edeceklerdir. Kim bilir belki de okyanus ötesinde yaşayan eski bir dostlarına güzel Japonyamızdan gönderilecek tatlı bir kartpostalın arkasına kalpleri ısıtan iki üç kelam yazacaklard”..

-Ya amca ne bakıyosun boş boş, versene iki dakka kalemini. Yemeyecez amk. “Yüce Buda aşkına, adamlar Türk çıktı. Neyse vereyim kalemi de tatsızlık çıkarmasınlar bari:(“

Neyse, amca kalemini güler yüzle ve biraz da merakla bize uzattı, aldık. Önüne kitaba döndü ama bir yandan yan gözle bize bakıyor napacaz diye; kafasını toplayamadı bi türlü. Biz de kalemi aldık. Baktık hani öyle çok şekilli, değerli bi kalem mi diye, değildi. Normal eşantiyon kalemlerden hallice yani. Haşıırt diye geçirdik banda. Deldikçe deliyoruz allahım; kanırttık kutunun dört tarafını, önünü alamadık delmenin. Sapık bir zevkle amansızca delik açarken amca bize doğru bir döndü, anında kalp yetmezliğinden oracıkta can verdi zaar:(

Yok lan o kadar da değil tabii. Ama şok olmuş biçimde, bir anda belertti gözlerini. Biz de yaptığımız hayvanlığın farkına vardık ki, durduk. Elimizde delik deşik bir sarma kutusu, yer yer üzerine bandın yabışkanlığı geçmiş bir kalem var. Neresinden baksan rezillik amk. Hayır bizim profillere de gelsen; birimiz uluslararası ve devasa büyük bir şirketin Türkiye direktörü; birimiz de yeni ODTÜ Makina mezunu, mekatronik yandalı falan yapmış, o an Japonya devlet bursuyla Tokyo’da yüksek lisans yapan bir robotikçi.

Ama yani o kalem de öyle çok güzel bi şey değildi şimdi, napalım yani üç saat daha aç mı gidelim:(? Amca önce bi kaleme baktı ya**ağı yemiş mi diye, sonra bize baktı böyle s*kim bir şeyi nası yaptık diye. O kadar örselendik ki artık ben daha delmeye devam edemeyip kalemin yabışkanlarını tişörtüme sildim, amcaya iletirken teşekkür amaçlı onların yaptığı gibi eğilip, iki elimle birden geri verdim. Amca da kalemi aldı, kafasını onaylar gibi bir kere eğdi ve kitabına geri döndü.

Biz de tamam ezildik büzüldük ama aynı zamanda insanlıktan nasibini almamış açlardık. Biliyorsunuz, açken sen sen değilsin diye bir reklam ve gerçek var. Hakkatten açken biz, biz değilmişiz lan. Anladık. Bizzat yaşadık bunu 300km/saat ile güneye giden hızlı trende, o medeniyetin geldiği son seviyede.

Sonra tabii beş dakika daha geçen uğraşımızın ardından sonunda kutunun kapağını açtık ve daha kendimiz dahi bir tane almadan amcaya tuttuk. Neden? Çünkü Türkler çok misavirperver ve paylaşımcıdır, tamam mı? Türklük demek yardımlaşmak; dil, din, ırk demeden herkesi kardeşimiz gibi görmektasdasdfs ❤ Ayrıca bizim kültürümüzde ‘kokar’ diye bir şey var. Nedir? Toplu taşıma araçlarında yemek yenmez, kokar. Ama çok açtık, dayanamadık. O yüzden biz de ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ mottomuzla amcaya ikram etmek istedik, kibarca istemediğini belirtti nedense. Sanırım kitap okurken elinin yağlanmasını istemedi. Çünkü hala çeşitli notlar alıyordu. Yoksa kesin yerdi bence ama neyse, neticede biliyorum ki bizde zorlama yoktur. Beş yaşındayken yazın bir gün dedemle cumaya gittiğimizde imam “Bizde zorlama yoktur” gibi bi şey demişti sanırım vaazda. Biliyorum. Öyle yani.

Sonrasında işte biz de löpür löpür limonlu sarmalarımızı yutarken Fuji’yi falan seyrettik. Yanımızda peçete olmadığından elimizin tersiyle ağzımızın yağını silerken de bir yandan ülkemizin Japonya’ya kıyaslandığında niye bu kadar geri kaldığını tartışıp (bazı dış güçlerin ve onlardan destek alan paralellerin/gezicilerin haşmetli dünya liderimizin yeni Türkiye’sini deli gibi kıskandığından teknik gelişmelerimize hep köstek olmaları dışında), bizlerin daha teknolojik ve düzenli bir yaşama sahip olmak için neler yapmamız gerektiği üzerine çeşitli tezler sunduk.

Şimdi şöyle biraz geniş açıdan bakarsak bizde olup da onlarda olmayan yaprak sarma ve kutu bantlamak var. Onlarda olup bizde olmayan ise bir tek kalem kullanma ve kitap okuma alışkanlığı ama bunların o kadar da etkili olduğunu sanmıyorum. Neticede kalem dediğin bir tür delgeç araç ve kitap dediğin ise bizde zaten sımartfonlar, ayfonlar ve aypedler falan alası var. Kitabın bunların yerine geçebileceğini düşünemiyorum bile.

Öyle sanıyorum ki yaprak sarma ve kutu bantlama gibi kötü alışkanlıklarımızdan kurtulurak biz de muasır medeniyetler seviyesine ulaşabiliriz. Neyse bak bu kutu bitsin, bırakıyorum sarmayı da.

Ciao,

Ekin

Japon Mezarlığında Koşan Türk

2014 sonbaharı. Henüz Tokyo’da yüksek lisans yaptığım günler. O zamanlar her hafta sonu, evimden üç km uzaklıktaki nehrin dibindeki durağa metroyla gidip koşularımı nehir kıyısında bir güzel yaptıktan sonra yine metroyla eve dönüyorum. Oldukça keyifli zamanlar.

Bir cumartesi ise akşam arkadaşlarla eğlence programımız biraz erken başlayacağından dedim ki şimdi metroyla vakit kaybetmeden direkt evimizin olduğu semtte koşayım. Caddelerden ve trafikten dolayı şehir içinde koşmak pek tercihim değilse de ‘bi kere denemekten zarar gelmez’ idi. En azından öyle sanıştım. Hem zaten uzun süredir evin balkonundan uzaklarda gördüğüm bir ormanlık alan vardı; orayı da keşfeder dönerim diye çabucak planımı yaptım.

Internetten neymiş ne değilmiş diye araştırdım; nasıl giderim falan hep attım hafızaya. Gugılın dediğine ve benim de zaten gür ağaçların sık olduğu bir bölgenin ne olabileceğini tahmin ettiğime göre burası bir park ve ormanlık alanmış. E süper. Sonra bi de Gugıl Ört’ten baktım parkın şekli şeması nasılmış diye. Ara ara bayağı geniş, alabildiğine gri düz alanlar vardı. ‘Yahu bi park yapmışsınız, üçte birini otoparka ayırmışsınız; amma saçma iş bu da. Yürüsenize olm, arabayla mı gidilir parka?’ dedim. Giyinip çıktım. Yaklaşık 15dk sonra vardım bu ormanlığın sınırına. Oh ya ne kadar sakin, ne güzel bi yermiş; çıt yok.

sakinlik
                            Umarsızca huzur dolmak

Ama bir yandan da kendime diyorum, ‘Böyle bir parka insanların hafta sonu gelmemiş olması da çok ilginç. Belki hava soğuk diyedir’. Neyse, ben koşuma bakayım deyip devam ettim.

Büyük hevesle parktan içeri girdim, bi iki patikaya sapıp devam ederken.. La o da ne? Tövbe bismillah. Koşmak için Kawasaki’nin en büyük mezarlığına gelmişim ya lan! Yav dedim şimdi geri de dönemem. Soğukta üşenmemiş, giyinip çıkmışım o kadar; yarım saatlik koşu için değmez o çile. Dedim bari kenardan g*tüm g*tüm koşayım da bi yarım saat sonra falan dönerim artık. Eğdim başımı önüme, hüzünlü hüzünlü koşuyorum. Tabii bu arada kulaklıklardan bangır bangır leydi Gaga çalıyor. O biçim hüzünlüyüm. Hayatımda hiç bu kadar karışık duygularla spor yapmamıştım yeminle. İçimde ‘caast dens’ ile fırtınalar kopuyor; yüzüm ise tam bir ‘pokır feys’. Sonraki dakikalar boyunca Justın Timbırleyk’ten ‘kıray mi e rivir’ parçası eşliğinde nerden baksan bin küsür rahmetlinin acısını paylaşmaya çalıştım lan orada. Bence metanetliydim bayağı. Gerçi eğer ölülerin ruhu falan etrafta geziyoduysa da çok pis kin gütmüşlerdir bana; “Hibinetora bak, biz burda ölmüşüz; bu taa nerden gelmiş, koşarak nispet yapıyor deyyous” diye. Ama neyse ki ben onları duymadım ve görmedim. Zaten görsem şu anda bloğa yazmaz STV’ye senaryo yazarlığı için CV hazırlıyo olurdum.

Neyse işte koşuya devam ediyorum; bi yandan da çaktırmadan etrafı kesiyorum başka bi allahın kulu var mı gelip spor yapan diye. Tabii ki yok asdhasfghsd. Sonra bir patikaya daha giriyorum. Orada bi kaç araba var; aileler gelmiş, ölen yakınlarının mezarlarına çiçek koyup suluyolar, temizlik falan yapıyorlar. Soğuktan üşüyen ellerime hohladığım sırada yanlarından geçerken o amca ve teyzelerin bir bakışları vardı, ben böyle bir kafa karışıklığı görmedim.

sasirmak
                        Görmüş de olabiliriz, bilemedim

Balerin elbisesi üzerine kuğu başlıklı deniz simidi takip elinde tabancayla kurşun sıkarak sokakta koşan bir panda olsaydım ancak o kadar garip ve anlamsız bakışlar alırdım. Hayır gerçi benim de üzerimde kolları fosforlu, kırmızı bir koşu taytı var, anten gibi dolanıyorum mezarlıkta. Üzerimde bir tek Sims’teki yeşil elmas eksik. Tabii insanların yanlarından geçerken en azından ayıp olmasın diye bi Konnichiva diyorum. E mecbur Konnichiva diye cevap veriyo onlar da. Ama biri de durdurup dese ki “Ya ağa nabıyon sen burada, deli mi dikti?” diye; tek verebileceğim cevap “..lukin fore kam ap, dis iz fakiin avsıım..” olurdu çünkü o sırada Macklemore aypoddan kulaklıklara öyle diyordu. Neyse ki insanlar da benimle daha fazla muhattap olmayıp şüphesiz ki herkes için en hayırlısını yaptılar. Zaten ben de ortamdaki ruhaniyet ve maneviyata dayanamayıp eve geri döndüm. 45 dereceye ayarladığım sıcak duş sırasında bir süre hayatı sorguladım. İnsan her gün şehir mezarlığında kardiyo yapmıyor ne de olsa.

Düşünüyorum da böyle bir şeyi kazara Gebze’de veya ne bileyim Düzce’de falan yapsaydım tişörtümdeki fosforları kolumla beraber söküp çoktan çiçek buketi yapmışlardı bile. Alla.. yok lan Buda korumuş valla. Yakılmış tütsüm varmış.

Budizm hoşgörü dini azizim.

Ciao,

Ekin

Not: Sıradaki şarkı koşmak isteyip de güzergahı tutturamayanlara gelsin

Siz hiç profesörünüzle duşa girdiniz mi?

Ben girdim lan. Durun, hemen şaşırmayın. Ya da şaşırın, bana ne. Gerçi önümüzdeki hafta yeni iç işleri bakanımız olarak Teletabilerden Dipsy’yi atasalar ona bile şaşırmayacağımız bir ülkede yaşıyoruz. O yüzden böyle benimkisi gibi gereksiz ayrıntılara şaşırmazsınız ama neyse, ben yine de en iyisi az önce ortaya attığım şaibeli savı biraz açıklığa kavuşturayım.

2012 sonbaharından beri Tokyo’da yüksek lisans eğitimi görmekte olan ve geçtiğimiz sonbahar itibariyle doktoraya geçen bir vatandaştım. Okulum olacak kedi canını sevdiğimin eğitim yuvası da bana “Senin bu doktorayı tamamlaman için staj yapman lazım”dedi. Ben de bu vesileyle kendimi okyanusun buz gibi sularından İsviçreli bilim adamlarının kollarına Lozan’a attım (Taa Japonya’dan İsviçreye staja gelmemin nedenini ve belalı süreci başka bir yazıya saklayayım artık).

Neyse geldik sağ salim; evime yerleştim, beni dört aylığına laba staja kabul eden profesörümle, diğer doktora öğrencileri falan asistan hocalarla hep tanıştım. İlk haftadan da epey sıcak karşıladılar sağolsunlar, hemen kaynaştım, alıştım. Daha üçüncü gün müydü neydi, bir an hocamla asistan profesörün arasında geçen bir konuşmaya dahil oldum. Meğersem ikisi de koşucu olduklarından, hafta içi bazı günler öğlenleri golün kenarındaki koruluğa koşmaya gidiyorlarmış. İşte o gün de yarın koşsak mı diye tartışıyorlardı. “Aa” dedim, “Ben de koşmayı seviyorum”. Lan arkadaş ben böyle bir patavatsızlık bilmiyorum. Sanırsın ilkokul ikinci sınıfta kaydım yeni bir okula alınmış da ben tenefüste köşede çöp kutusu yanında kurşun kalem açan çocukların yanına kaynaşmaya gidiyorum. E tabii ne desinler, “E gel o zaman yarın bizimle, öğlen tatilinde bir saat koşuyoruz. Zaten aşağıda duşlar ve üst baş değiştirme kabinleri de var; sıkıntı olmaz. Getir sen eşyalarını.”

Aboov bir sevindim sormayın. Tabii adamlar Avrupalı, sosyaller böyle bizim gibi düz adam değiller. Bizde üniversiteden hocan sana gel bizimle koşuya diyecek, sen de gidecen. Sonra sana ayakkabılarının çamurunu sildirir valla. Tamam belki o kadar değil ama bunu yapacak hoca sayısı kesinlikle az değildir bak. Neyse.

Ertesi gün öğle tatilinde çıktık hep beraber koşuya. Dışarısı hayvan gibi soğuk; ben de o yüzden normalin üstünde biraz kalın giyindim. Lozan’ın kıyısı olduğu Leman Gölü’nün tam güney tarafında Fransa Alpleri var; rüzgarı esti mi kuyruğu titretiyor cidden. Bildiğiniz ciğere işleyen İstanbul soğuğu. Hoca da maşallah yarı maraton koşucusu olduğundan tempoyu bayağı yüksek tuttu; son iki aydır koşmadığım için ancak ayak uydurabiliyorum. Ulan 15dk geçti, zaten yavaş yavaş vücudun harareti artıyor; üzerine bir de laaps diye güneş çıkmasın mı bulutların ardından? Yahu üç gündür açmayan güneş koşuya çıkacağım zamanı bulmuş, yavşak gibi sırıtıyor yukardan. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi bile halt etmiş, hava ciddi ciddi Tayland sahilleri sıcaklığına doğru çıkmaya başlamıştı. Topu topu bir saat koşacaz; ben artık soğuk duş, soğuk su, soğuk süt, soğuk bira hayalleri arasında gidip gelmeye başlamıştım daha ilk yarım saatte. Neyse diyorum, az sabret de dönünce deli danalar gibi koşarsın suyun altına; azcık ümitleniyorum..

Koşu bitince geldik tekrar laba. Herkes leş gibi ter kokuyor tabii. Dedim “Koşu için çok teşekkürler, ben duşa iniyorum”. “Ok, görüşürüz” dediler. Ben de indim giyinme ve duş odasına. Oda çük kadar bu arada. O yüzden de sağolsunlar birden fazla yapmışlar bu odaları binanın alt katına. İki kişi hadi giyinir tamam da üçüncü olursa tensel tüy teması işten bile değil. Sen poponda başka bir popo hissetmek ne demek bilir misin sayın okur? Tamam metrobüslerden hepimiz biliyoruz ama böyle cıbıl cıbıl falan allahım hayır içim bi fena oldu bak.. Ha bir de iki tane bitişik, ultra transparan duş kabini var bu odada. Konulu porno çeksen ancak o kadar transparanını bulursun. Sanki bilerek yapıyo deyyuslar. Neyse işte üst baş değişikliği, duj jelini ayarlamaca derken ana bi baktım hocam ile asistanı da odada bittiler. 5dk geçti lan 5dk! Ulan adamlar gerçek anlamında “görüşürüz” demişler meğersem. Binada başka duş odaları da var allahsızlar! Ben daha “Aa siz de mi” diyemeden bunlar pata küte başladılar soyunmaya. İşte bunlar hep batının ahlaksızlığı. Ve de allahsızlığı. Dedim bari ortam kalabalık olmasın attım kendimi soğuk duşun birine. Tabii sağolsun duşakabinlerimizin pevecesini Güllüoğlu baklava ustaları açtığından böyle herkesin her şeyi meydanda. Ben ki yıllarca kürek gibi bir takım sporuyla uğraştım; soyunma odalarında onca zaman geçirdim, içimdeki muhafazakar kanı ağır bastı anasını satayım. Sonra tabii hoca girdi diğer duş kabinine. Ben sessiz ama mağrur bir biçimde hadi hemen yıkanayım da sktir olup gideyim derken hoca başladı muhabbete. Yok işte Japonya’da hayat nasılmış da, şu anki sevgilisi de yarı Japonmuş da (yani?), yok işte beraber spor yapmayı çok seviyorlarmış da (fakat inceden bir ima?) konuştuk da konuştuk. Daha doğrusu o konuştu, ben de mors alfabesi kesikliğinde tek heceli cevaplar verebildim. Oysa soğuk duşun içimi ferahlatması gerekiyordu, değil mi? Olmadı. Duşum da bitti zaten. Çıktım.

Peki diğer elemana ne demeli? Ulan dalyaprak, kaç tane daha oda var, şart mı bizi beklemen? Yok, o çük illa görülecek. Günde üç çük görmezse ölecek hastalığından mütevellit kendisiyle uygun bir tören eşliğinde duşakabin devir teslim işlemlerini gerçekleştirdik ve ben sahneyi kendisine bırakırken o da benim insan gibi kurulanıp giyinmem için odayı terk etti. E tabii sonra ben de hemen çabuk çabuk giyinip çıktım dışar..Şaka lan şaka, ne çıkması. Lanet olsun titizliğime ki yok oraya basmayayım, yok pantalonumun paçası ıslak yere değmesin, yok kıyafetleri düzgün katlayayım ki iz olmasın diye uğraşırken ana bi baktım bizim iki cıbıl yine oda içinde. Ben hala mal mal havlu falan katlıyorum. Tabii yine muhabbetler, sohbetler; işte bu koşuyu her hafta rutin yapalım demeceler.. Yav he he dedim artık harbiden eyvallah görüşürüz deyip kaçtım. Adamlar genişin teki çıktı Rıza baba.

Bu da Avrupa’nın önde gelen bir eğitim öğretim yuvasıdır deyip, labın hocası dünya çapında duyulmuş etmiş diye kanıp, prestijli bi Avrupa Birliği projesinde görev alacam diye kandırılıp gelmiş bendenizin blogunun ilk hikayesidir.

Ciao