Bu Toprakların Mahsulü 15 Sevgililer Günü Hediyesi

Merhaba sayın okur. Bu sefer öyle geziymiş, seyahat anılarıymış, yok efendim Kamboçya’nın börtü böceğiymiş falan lüzumsuz işlerle zaman kaybetmeden kendimi çok önemli bir konuya adamak istiyorum. Evet, sevgililer günü.

Malum; şubata girer girmez insanoğlu olarak kıtlıktan çıkmışçasına kalplere boğulduğumuz, kampanyalardan kampanya beğendiğimiz, sevgilimizi yemin billah mutlu etmemiz için sosyal medyanın bizleri fikir silsilesiyle tokatladığı bi süreçten geçiyoruz. Sevgilinizin gönlünü fethetmekten kalbine girmelere, yok aşkınıza giden yolda fedakarlık yapm… Noluyo lan? Ayıcık mı alıyoruz, sefere mi gidiyoruz belli değil. Hayır, İstanbul’un fethinde bile böyle tantana olmamıştır bak. “Fetih yorgunluğunu atacağınız on kahvaltı mekanı”, “Cami yapılabilecek beş Bizans kilisesi”, “İstiklal’deki en leziz yedi midyeci (oha ikinci günden)” diye parşömen mi asacan bütün surlara; nedir yani? Neyse..

Şimdi bildiğiniz üzere, bu 14 Şubat denilen nane bize hristiyanlıktan, batıdan geçmiş bir adet. E buyursun da insan girdiği kültürün biraz suyuna gider ki bizim de ayağımız alışsın; iki kırmızı kalpli balon da biz alalım. Ama yok. Biz daha konsepti algılamadan (Allah peygamber sevgisi mi, kul sevgisi mi artık neyse) daya reklamı, ver kapitalis kapitalis fikirleri beynimize; ondan sonra da “Aa ama siz de yeniliklere çok kapalısınız:(” de. Ya birader, gitmiş diyorsun ki “Sevgilinize gül yapraklı romantik bir küvet hazırlayın.” Bak hele ya. Sanki bana Seattle’da yaşıyor pezemenk. En zamansız anda suların kesildiği ülke lan burası; adam su bulsa g.tünü yıkayacak ne küvetinden bahsediyorsun? Öbürü de yazmış “Likörde bekletilmiş çilekleri çikolata fondüsüne batırıp yatakta sunun” diye.

mesajinialdim
Meşazını aldım Berkecan kardeşim; peki şehvetli bir aşk gecesi için sen de var mısın Rahman abicim?

Hayır siz niye bu ülkede hiç Bayburt, Çorum yokmuşçasına davranıyorsunuz ki? Bakınız; yobazlık indeksine göre son beş yılın şampiyonu, Erzurum diye bir ilimiz var mesela. Çıkıp Yozgat’ta “Kamasutra nedir?” diye sorsan insanların çoğu kamyon markası ile sırt kaşıyıcısı arasında kalmazsa neyim. İşte bu yüzden, batının ahlaksızlığıyla bezeli fikirleri tövbeye çağırıp ‘sevgililer gününde yapabileceğiniz sürprizleri’ milli irademizden ve devlet büyüklerimizden aldığımız ilhamla sıralıyorum. Herkes niyet ettiyse başlıyoruz:

1. Ona küçük otobanlar yapın (All time favorite)

1-yol-yaptilar2
              Aber er hat die autobahn gemacht

İster Batman’da ister Afyonkarahisar’da olun; siz de biliyorsunuz ki duble yolların o gümüşi cazibesine kimse karşı koyamaz. Hatta bu sürprizinize krem şanti etkisi vermek istiyorsanız, ona tek yön bir Metro Turizm bileti alabilir, yolların keyfini biraz daha heyecanlı ve fantezi dolu sürmesini sağlayabilirsiniz. Ayrıca unutmamak gerek; milli irade ve izafiyet üzerine yaptığı çalışmalarıyla Nobel kazanmış Einstein’ın da dediği gibi; “Yalnızca iki şey sonsuzdur. Evren ve duble yollar. Fakat ilkinden o kadar da emin değilim”

2. Büyük resim kursuna yazılın

2-uzay-ussu
 Sebahattin sen yine de ülkemizi o kadar küçümseme

İlluminati üçgeninin karakalem teknik çizimiyle başlayan ve ilerleyen zamanlarda farklı perspektiflerden dış mihrak betimlemeyi öğreneceğiniz bu kurs sayesinde, ülkemiz üzerinde oynanan oyunları şıp diye ayırt edebileceksiniz. Hem belli mi olur? Belki şurada küçük bir İsrayil ajanı vardır. Ve onun mason arkadaşları.

3. Toplu taşıma ile onu unutamayacağı bir yolculuğa çıkarın

3_metro_2
           Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Belimizi yeterince bükmüş olan ÖTV’si, KDV’si ATVsine ek olarak, hasstronomik benzin fiyatlarıyla da bizleri s..e s..e doğa sever yapmış hükümetimizin toplu taşıma projelerinden birini denemeye ne dersiniz? İster metroda yer kapmaca oynayabilir, isterseniz metrobüste hayatı sorgulayabilirsiniz. Peki ya üzerinde güneş batmayan, romantik bir 500T yolculuğu önersek? Mutluluk tek basım Akbil kadar yakınınızda.

4. Birlikte referanduma gidin

4-referandum
        Imma give my rey like there is no tomorrow

Gelin bu yıl ona sürpriz yapın ve ülke yöneticiliğine olan adaylığınızı açıklayın. Sendikaya yazılıp eylem yapmaktan yorulmuş sevgilinizin gözlerine bakın ve artık bütün yetkileri üzerinizde toplamak; birlik değil, ‘bir’ olmak istediğinizi söyleyin. Göreceksiniz; üstünden kalkan bu sorumlulukla o da Acunlu Sörvayvırın, Zuhal Topalla izdivacın keyfini sürecektir. Ne duruyorsunuz? Doğru sandıkların egzotik kabinlerine..

5. En sevdiğiniz hizmetin açılışında dua edin

5-dua-edin
 Haydi bakalim, pamuk eller havaya onegaishimasu

Sevgiliniz sürekli olarak “Beni hiç gezdirmiyorsun” ya da “Uf ya, hep aynı yerlere geliyoruz” diye yakınıyor ama durumunuz mu yok? Sorun değil. Şükürler olsun ki über gelişen ülkemizde gün aşırı bir tesis, bir hizmet, ne bileyim işte bi zamazingo açılıyor. Gidin; vatanımıza hayırlara vesile olsun diye yapılmış hizmete açın da iki dua edin. Her şey maddiyat değil ya. Bu 14 Şubat’ta da sevgilinizin sevap point kazanmak suretiyle ruhunu beslemiş olun. Hem cebiniz rahat etsin, hem Allah ne muradınız varsa versin. Win-win.

6. Dış mihrakları kıskandıracak köprüler inşaa ettirin

6-dis-mihrak-kopru

Biliyorsunuz ki sevgilinin evine giden yol bi şekilde köprüden geçer. O yüzden köprüye, tünele harcadığınıza üzülmeyin. Gerçi onu da vergilerden halledip çakal çükela iki üç mütahhite yaptırırsınız ama ortamlarda sorarlarsa işte “Tabii ki senin için sefgilim” dersiniz, kim bilecek? Hem Avrupa liginde size “Top benim, oynatmıyorum” diye çirkefleşen zengin komşunun çocuğunu da kısım kısım kıskandırabilirsiniz. O da olmazsa köprü ücreti diye gelen geçenden 35 dolar + KDV alırsınız; yine kârdasınız. Yatırım tavsiyesi.

7. İsviçre’deki paralarınızı saymaya yeni havaalanınızdan uçun

7-havaalani
                         Cem Uzan’a hapis şoku

Hey sen! Zengin olan. Elin milyoner bebesi instagramda horoyin partileri yapıp dam üstünde saksağan hoplatırken sen niye böyle mütevazi ve muhafazakarsın? Bu özel günde, sevgilinle görgüsüzlüğün dibine vurmak istemez misin? Tamam. Varıp da jetinde kediciklerle şoko partisi yap demiyoruz ama yedi düvele karşı inşaa ettiğin; geziciyi, fetocuyu, rakıfellırı hiçkokları çıldırtan havaalanını ona niye gezdirmiyorsun? Hazır ayağa kalkmışken Cenevrelerden bir de hesap açarsınız, fena mı? Hayat valla sana çikileta.

8. Düğün salonunda kostüm partisi verin

8-kostum
                          Kanalıma hoşgeldiniz

Yok ben illa mütevazı olacam ama yaratıcı kimliğimi de elden bırakmayacam derdindeyseniz, milyar dolarlık bir düğün salonu tutup yakın arkadaşlarınızı da davet ettiğiniz bir kostüm partisi verebilirsiniz. Temasına göre bornozlu sauna keyfi sürebileceğiniz ya da savaşçı kostümleriyle S&M dünyasına yelken açacağınız bu partide sürreallık boyutunu ayarlayıp sevgilinizi ve davetlileri bayıltmak sizin elinizde.

9. Yeni taşındığınız eviniz için ikametgahınızı değiştirin

9-muhtar
              Everybody put your fakir hüviyet in da air

Taze evli bir çiftsiniz veya bi düğün telaşı var; öbür yandan da yeni evinizi düzmeye çalışıyorsunuz. Zor iş. Tüm bunlar yetmezmiş gibi hop 14 Şubat çıkıyor başınıza. Örfüne de adetine de gününe de sayıp sövesiniz geliyor ama sövmeyin. Çünkü krizi fırsata çevirmek sizin elinizde. Dilerseniz ülkedeki bütün muhtarları ayağınıza getirtip ikametgahınızı istediğiniz adresten çıkararak sevgilinize hayatının şokunu yaşatabilirsiniz.

10. Ona en sevdiği yemeği ellerinizle yedirin

10-yemek
       Devletin ve milletin bekasi için siz de kavun yiyin

Son zamanlarda çok çalışan sevgilinizin amansızca kilo vermesine içiniz el vermiyorsa, bu öneri tam sizlik. İster salçalı bi ekmek, ister turşu kavurma; yârinizin canı ne çektiyse ona hazırlayıp yedirmek, kelimenin tam anlamıyla sizin elinizde. Yeter ki sunumsuz olmasın aşk.

11. Yolunu kaybetmiş bir yabancıya yol gösterin

11-yabanci-yardim
                         Lindsay Hanım napıyorsunuz?

Sevgilinize alacağınız hediyeye para harcamak yerine; bu mebla ile namaz, zekât nedir bilmeden cahilce yetiştirilmiş masum ecnebi çocuklarını ülkemizde okutabilir; onları batının ahlaksız filmlerinde oynama mecburiyetinden kurtarabilirsiniz. Böylelikle aşkınız, ilim irfan yolunda bir gencimize ışık olacaktır.

12. Onu güldürün

12-guldur
                  Bazen bir fotoğraf karesi dünyaya bedeldir

13. Cehapezihniyeti zamanlarına dönüp kuyrukta bekleyin

13_dav2
                               Enişte?

Sevgilinizle nostaljik bir yolculuğa çıkmak sandığınızdan çok kolay. Camilerin tek tek ahır yapıldığı günlere dönüp tüp kuyruklarında laik ve karneli beklediğiniz anları paylaşarak aşkınızı daha da güçlendirebilirsiniz. Bu romantizminizi, hayal gücünüze bağlı çeşitli mağduriyetlerle taçlandırmayı sakın unutmayın.

14. Onun için en yeşil ormanlara konut yaptırın

14-ara
             Şuraya da peşkeş çektirsene ya habibim

Bu da birden fazla sevgiliyi idare eden şeyhlere gelsin o halde. Her yıl ona n’alsam buna n’alsam diye kara kara düşünüp en sonunda hamile bırakmak suretiyle hepsine birer çocuk mu veriyorsunuz? Evde dolaşan küçük adamların adını bilmez mi oldunuz? Kolayı var. Ülkemizin en güzel iklim ve coğrafyasına sahip ormanlarına dilediğiniz gibi otel veya villa yapabilir; eşlerinize dağıtabilirsiniz. İslam kolaylık dini vesselam.

15. Unutmayın, ona karşı daima güler yüzlü olun

15-gulun

Çünkü ünlü bir cihan liderinin de kitlelere seslendiği gibi:

“Nâdâni terk etmedin, yârâni arzularsın.”

Ciao,

Ekin B.

Cybathlon Olimpiyatları: Rise of the Cyborgs

Buyur sayın okur, otur şöyle. Seninle Cybathlon hakkında konuşmamız gerekiyor. Ve soru işaretli gözlerinden anlayabildiğim üzere, dünyada henüz ilki gerçekleşmiş bu Bionic Olimpiyatlarının önemi, bizde pek algılanamamış. İşte bu yüzden, seni beş dakikalığına ülke gündeminden uzaklaştırıp Cybathlon ile ilgili en taze bilgileri vereceğim. Zira bahsedeceğim etkinlik, arka planda işleyen teknolojileri henüz duymamış ve fiziksel engeli bulunan pek çok insan için şöbiyet lezzetinde haberler getiriyor. Bu yüzden, ‘Gezi görünümlü geyik bloğu’ sıfatımdan sıyrılıp bilim ve teknolojinin insan hayatı için ne kadar anlamlı işlerle uğraştığını, olayın içinden gelen bir doktora öğrencisi olarak kendi gözlemlerimle aktarıyorum.

Nedir bu Cybathlon?

Cybathlon, ETH Zürih Üniversitesi tarafından düzenlenen ve fiziksel engeli bulunan atletlerin bionic robot teknolojisini kullanarak çeşitli engelleri aşmaya çalıştıkları, altı yarış disiplini barındıran bir Olimpiyat; kısaca Biyonik Olimpiyatları. Teknolojinin insan yaşamı kalitesine olan katkısını gösterebilme amacıyla 8 Ekim 2016 tarihinde, 25 ülkeden 73 atlet ve 400 teknik elemanın katılımıyla, 5000 seyirci kapasiteli bir arenada gerçekleştirildi.

kahve
       Şu biyonik meselesini biraz açsak diyorum

Biyonik, sayın okur; mühendislik problemlerini çözmek ve teknolojik tasarımlar oluşturmak için doğadaki biyolojik sistemleri inceleyip onlardan faydalanma yöntemidir. Doğanın teknoloji için örnek alınmasıdır.

– Peki, aslanı kaplanı, börtüsü böceği bizim gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

Hayret bir şey sayın okur. Doğa, biyoloji deyince aklımıza bir tek yılandan kaçan iguana mı geliyor? Ama haklısınız da bi’ yandan; üniversite sınavına hazırlıkta defalarca ‘beyinciği çıkarılmış kuş nasıl hareket eder?’ sorusuna maruz kalmaktan biyolojiye soğuduk. Hava sürtünmesini ihmal ede ede çözdüğümüz fizik sorularıyla Salvador Dali tablosuna girmemiz gerekirken üniversiteye girince ambale olduk. O yüzden doğaya, bilime tutunabildiğimiz tek dal da belgeseller oldu. Ama üzülmeyin, birazdan her şey açıklığa kavuşacak ve dünya bir dakikalığına güze.. şaka şaka. Buyurun, devam ediyoruz.

Bahsi geçen bu Cybathlon Bionic Olimpiyatları, önceden duymuş olabileceğiniz Paralimpik Olimpiyatlarından biraz farklılık gösteriyor. Aslına bakarsanız, fiziksel engeli bulunan katılımcı atletler iki olimpiyat türünde de yarışabiliyorlar. Hatta öyle ki, bazıları bu yıl Rio’dan çıkıp Zürih’e geldiler. Paralimpik’teki atletler, motorize olmayan (elektrik ve şarja ihtiyaç duymayan), destekleyici yapay uzuvlar kullanarak bir spor dalında başarılı olmaya çalışırlar. Cybathlon’daki amaç ise bu atletlerin günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri zorlukları robotik cihazlar ve protezler ile aşmasıdır. Dolayısıyla, daha günlük sorunları hedef alan; atletlerinkisi kadar teknolojiyi geliştiren teknik ekibin de teknoloji performansını ölçen bir organizasyon oluyor. Bu teknolojileri de altı disipline ayırıp takımları birbirleriyle yarıştırıyor. Gelin bu muhteşem teknolojileri teker teker inceleyelim.

1. Brain-Computer Interface (BCI) (Beyin-bilgisayar Arayüzü) Yarışı

Kabul; henüz Mel Gibson amcamızın ‘Kadınlar Ne İster’ filmindeki gibi detaylı bir akıl okuması yapamasak da BCI teknolojisiyle beyin sinyallerini ölçmek epeydir mümkün. Bildiğiniz üzere beynimiz, vücudun gerçekleştireceği hareketler için sinir sistemimiz aracılığıyla komutlar verir. El kol hareketi yaparken, ağız dolusu birilerine söverken, metrobüslerdeki boşluğu yakalamak için fıtı fıtı sağ sol yaparken falan beynimiz ciyuv oraya ciyuv buraya sinyaller gönderir ki istediğimiz hareket gerçekleşsin.

bedava.jpg

BCI’ı geliştirenler de, “Yahu onca sinyal akıyor, neyin nerden nereye gittiğini bilmiyoruz.” serzenişiyle bu sinyallerin beyindeki kaynağını keşfediyorlar. Sinyalleri saptamak için kafanın üstüne – en basit ifadeyle – ‘sensör dolu bir bere’ gibi takılan ve elektroensefalografi (EEG) yönteminin kullanıldığı cihazlar geliştirmekteler. Hatta algılanan sinyallerin üzerine eklenen mühendislikle robotların hareket kontrolüne çoktandır başlanmıştı bile. Ama böylesine bir teknoloji, olimpiyatlarda ilk defa deneneceğinden işler sağlama alındı ve BCI’ın kapasitesi sanal bir oyunda denendi. Boyundan altı felçli atletler, kendileri için tasarlanan bu ‘bere’ ile bir PC oyunu içinde beyin komutlarıyla hareket ettirdikleri sanal oyuncuları yarıştırdılar.

2. Functional Electrical Stimulation (FES) (İşlevsel Elektrikli Uyarım) Bisikleti

Fitnısta her dambıl seansı sonrası aynalarda kendimize bakmaya doyamamamıza sebep olan protein demetlerini bildiniz mi? Evet, kaslar. İşte bunların alayı bir araya gelip belli bir düzenle kasılınca hareket etmemizi sağlıyor. Diyelim ki bir sebepten kaslarımız üzerinde olan kontrolümüz kayboldu. İşte bu esnada FES; felçli bireyin kaslarının tekrar kasılabilmesini sağlayan, şokella yemiş çocuk dinamikliğinde bir teknoloji sunuyor bizlere. Bunu nasıl mı yapıyor? Şöyle ki; anneannelerimiz örgü örerken ellerindeki tığ ve ipliğe rastgele girişmiyorlar dimi? Belli bi şablona göre neredeyse ritmik desen ve el hareketleriyle işliyorlar bu danteli. FES tekniği de elektrik akımını belli seviyede, belli ritimlerle, belli kas demetlerine verip uzvun hareketini sağlıyor.

Burada, şu önemli husustan da bahsetmekte fayda var. Toplumda maalesef, belirli bir uzvu üzerinde kontrolü olmayan insanlar için bu uzuvlarını komple yitirdiklerine dair yanlış bir algı var. Mesela belden altı felçli bir birey, sadece sinir sistemindeki bir hasardan dolayı alt bölgesindeki iskelet yapısı üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olabilir. Ancak kaslar ve kemikler, vücut tarafından kan damarlarıyla beslendiği için yaşamlarını sürdürmektedir. Bu yüzden, FES tekniğinde olduğu gibi, cilde yerleştirilen elektrotlar ile kas demetlerine akımlar gönderip bu uzuvlar tekrar etkinleştirilebilirler.

Bu temel bilgiyle yola çıkan Cybathlon organizatörleri de FES teknolojisinin performansını bisiklet kategorisinde denedi. Tüm vücudu veya belden altı felçli olan atletler yapay olarak uyarılan bacak kaslarıyla pedal çevirdiler ve arena pistinde, dayanıklılıklarına göre kasa uygulanan akım güçlerini de kendileri ayarlayarak birbirleriyle yarıştılar.

3. Powered Exoskeleton (Mekanik Dış İskelet)

Exoskeleton, anne sütünden sonra insanlığa en faydalı şey olmaya aday adayı olabilir. Bakın abartmıyorum. Sadece felçli bireyler için değil, sağlıklı bireyler için de harika bir teknoloji. Tanım itibariyle exoskeleton, giyen kişinin hareket kabiliyetlerini artırmak için tasarlanmış motorize dış iskelettir. Engelli bireylerde yitirilen hareket kabiliyeti ve dengeyi yeniden sağlar. Sakatlık durumlarında ve yaş ilerlemesine bağlı eklem sorunlarında fizyoterapide kullanılır. Sağlıklı bireylerin ise yük taşıma potansiyelini artırabilir. Daha n’apsın lan, kirli bulaşıkları da mı yıkasın? Gerçi orduda, fabrikalarda kullanılmaya çoktan başlandı bile.

Tekerlekli sandalyeye bağlı felçli bireyler de, günlük yaşamlarında yapmak isteyebilecekleri temel faaliyetleri, exoskeleton yardımıyla yeniden yapabilme kabiliyetine erişebilirler. Tamam, belki bir Alex değil ama on yirmi yıl sonra bi Iron Man olacağız böyle gidersek.

Exoskeletonları bu kadar övdüysem de Cybathlon organizatörleri bana güvenmeyip geliştirilen teknolojiyi bir de kendileri görmek istediler. Sadece belden altı felçli pilotların yarışabileceği bu disiplinde atletler, tipik günlük görevlerden oluşan bir engel serisini (oturma kalkma, yürüme ve merdiven inip çıkma vb.) kendilerinin ve exoskeletonun performansı ile geçmeye çalıştılar.

4. Powered Wheelchair (Motorize Tekerlekli Sandalye)

Cybathlon’da mühendislere bir freestyle kategorisi ayrılsaydı o da bu olurdu. Böceklerin hareket yöntemini taklit eden tekerlekli sandalyelerden tank misali paletle ilerleyenlerine, Segway mantığında hacıyatmaz gibi çalışanlarından göz hareketi ile kontrol edilenine, yaratıcılığın origamiye ulaştığı bir disiplin oldu adeta.

Hepsine hayran kaldığımız bu tasarımların ise amacı tekti: O engel aşılacak. Zira günlük işlerini tekerlekli sandalye ile idame ettirmek durumunda olanlarımız bu abuk sabuk engellerden yeterince çekmekte. Yok kaldırımı, yok merdiveni derken belediyelere ve tabii arabasını davar gibi sağa sola bırakıp geçişi daraltan duyarsız vatandaşlara tekme tokat dalası geliyor insanın. Hele ülkemizde öyle bir kazı çalışması aşkı sürüp gidiyor ki sağlıklı insan bile komandoya evrilmekte. Cybathlon’da da işte bordo bereli haline getirilmiş teknolojik tekerlekli sandalyeler, felçli bireylerin bu engelleri aşması için yarıştırıldı.

5. Powered Arm & Leg Prosthesis (Motorize Kol ve Bacak Protezi)

Cyborg’luğa giden ulvi yolda ilk adımı motorize kol ve diz protezleriyle atıyoruz sanırım. Yıllardır mekanik ve ergonomik tasarım güncellemeleriyle kısıtlanmış protez teknolojisi, robotik ve biyonikle beraber takılmaya başlayınca bizlere ufak çaplı bir rönesans yaşattı adeta. Bildiğimiz protezlerden farklı olarak enerji ile çalışan bu yeni cihazlar, işi bir boyut daha öteye götürüp bizi Arnıld Şıvayngezer (yazamadı) olmaya doğru adım adım ilerletiyor.

Örneğin, motorize kol protezlerindeki yeni kontrol sistemleri, yapılması planlanan hareketi, uzvun sağlıklı kısmında bulunan kas ve sinirlerinden gelen sinyaller aracılığıyla algılayıp bunu parmak hareketlerine dönüştürebilmekte. Hatta felç durumu yoksa dokunma hissiyatının bile kişiye iletilebilmesi mümkün olmakta. Daha n’olsun?

Teknolojik diz ve bacak protezleri ise, basılacak zemine göre yerden gelen tepki kuvvetini sönümlemede ve eğime göre yapay eklemlerin açısını ayarlayıp tökezlemeyi engellemekte epey ilerlediler. Bazı üst modellerle ağır egzersizler yapıp doğa koşularına çıkmak bile imkân dâhilinde. Resmen aklımı çıldıracağım!

Gördüğün üzere sayın okur; ülkemizde ve dünyada olup biten saçma sapan zilyon tane olayın yanında kedi videolarına ek olarak insanlığın yüzünü güldüren böyle gelişmeler de var. Tabii gönül isterdi ki; ortopedik engelli sayısı neredeyse bir milyonu bulan ülkemizde bu tür tekniklere akademi dışında da yatırım yapılsa ve vatandaşımız erişebileceği teknolojiden haberdar olsa. Zira Meksika’dan Tayland’a, Peru’dan İzlanda’ya kadar pek çok takımın arasında bir Türk ekibinin ve televizyon kanalının olmaması hafif burukluk yaşattı ne yalan diyeyim. Ama akşamına O Ses Türkiye seyrettim, sıkıntım hemen geçti.

Neyse sayın okur, artık bana ayırdığın sürenin sonuna geleyim. Eğer bu teknolojiler hakkında daha fazla bilgi almak, ekiplerin geliştirdiği ürünleri tanımak istersen elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım. Araştırma konum da bunlara paralellik gösterdiğinden yeni sorular beni de daha fazlasını öğrenmeye itekliyor. Hem bakarsın ilgilenen birileri çıkar, engelli bir arkadaşımıza aracı oluruz; ne mutlu bize, dimi?

Ciao,

Ekin Başalp

İletişim adresi:  ordasaatkac@gmail.com & basalp.ekin@hest.ethz.ch

Mülakata Giderken Dübel Almak

Valla sayın okur, haklısın. Böyle başlık atacağıma şu olaylar başıma gelmeseydi de yazmasaydım; ama olan oldu. O yüzden, çek bi şezlong da sıradan bi mülakat insanın başına nasıl bu kadar iş açarmış, keyfini çıkar.

2015 Nisanı. Yılın başında staja gittiğim Lozan’daki EPFL’de son haftalarımdayım. Normal planıma göre ay ortasında üniversite ile ilişiğimi kesip yeniden Tokyo’ya döndükten sonra da doktorama başlayacam. Ama bi sorun var. Aslında fırsat. Fırsat da denemez gerçi ya; heves. Hah. İşte o dübel, bu hevesin hikayesidir.

Japonya’ya es verdiğim o sürede İsviçre beni öyle etkilemişti ki adaya dönmek istemedim. Başladım sağa sola doktora başvurularına. İlk Lozan’da aradıysam da bi cacık çıkmadı. Olmayınca, Zürih’te üç yere daha başvurdum. Kendime, ‘O kız sana bakmaz olm’ desem de isteyenin bir, vermeyenin iki yüzü kara hesabı. Baktım ipleyen yok, dedim ‘İsviçre olmadı da Hollanda oldu, o da olumlu’. Olmadı. Almanya? Göthe geldim. İngiltere? Olmaz, kraliçenin kuğusunu yedik.

kuguyedi
                                          Eşşeğin zkinden dolayı

‘Aa İtalya’ derken ofisteki arkadaş, ‘Aman ha, üç kuruşa çalışırsın’ diye uyardı. En son, ‘Muasır medeniyetine kruvasan bandığımın kıtasında bi bana mı pozisyon yok?’ diye çaresiz biçimde haritayı açmış, ‘İzlanda mı lan o?’ diyordum ki kendime geldim. Niye bu kadar kasıyordum ki? ‘Tamam gezdik eğlendik, afiyetle bilimimizi yaptık ama eldeki Japonya bursundan olmanın anlamı ne? Sıkıntıları olsa da gül gibi ülke. E her yerin de farklı zorlukları olur zaten’ diyen iç sesim sayesinde aklımı başıma toplayınca, Avrupa fikrini bırakıp İsviçre’deki son günlerin tadını çıkarmaya başladım.

Emily Didonato
                                         Tadını çıkarmak

Tabii bunca geçen süre zarfında artık Tokyo’ya dönüş biletim alınmış, son toplantı ve sunum tarihleri belirlenmiş; bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfii.. Dur ya, o öyle değildi. Yani gerçekte öyle de şimdi konuyla alakası yok. Ahval ve şerait içinde gelişine yazdıysam demek.. Neyse, ne diyoduk? Hah. İyice ayrılık moduna girmiştim işte. Dönmeden iki hafta önceki salı da ofistekiler okul barında bi veda partisi düzenlemişlerdi. O gün tam laptobu kapayıp labdan çıkacam, baktım Zürih’ten email gelmiş. ‘Lan yine mi kibarca sittiri çektiler acaba’ diye ürksem de açtım mesajı. Hoca, “CV iyi ama bi Skype görüşmesi yapmamız lazım” diyordu. Dedim hoca senin kartofel saladına kurban. Yalnız ertesi gün, Japonya öncesi son özlem gidermeler için İstanbul’a uçacaktım. Hocaya bunu belirtince görüşmeyi cumaya ayarladık.

Cuma sabahı, görüşme kaliteli geçsin diye evde bi ton düzenleme yaptım. Sanki arkadaşın Fatih’teki bekar evinde değil de Viyana Operası locasında kültür dolu yaşıyorum havası versin diye, mutfak masasını salondaki tablonun önüne çekip perde ve ayaklı lambalarla en güzel ışık kombinini ayarladım. Kalem kitabımı aldım. Altımda sikko bi ev boxerı olsa da üste ütülü bi gömlek çektim. Modemi bile masaya çıkarıp laptobun dibine koydum, sırf iki bit daha fazla internet çeksin de beni utandırmasın diye. Ama gelin görün ki ülkede ttnet diye bi gerçek var. Çekmeyen internet çekmiyor.

cekulan
                                       Çek ulan allahsızın oğlu

Skype mı yapıyorum minecraft mı oynuyorum belli değil; profesörler karşımda piksel piksel. Zırt pırt kesilmesinden ötürü yarım saatte iki kelam edemeyince tadımız kaçtı. Yazık onlar da hala “Herhalde bizim internette sorun var” diye kibarlık yapıyor. ‘Lan İsviçre orası, ne hatası? Biz ülke olarak kompil sorunluyuz’ diyemediğimden sustum. Baktı olmayacak, “Haftaya ofiste değilim ama sonraki hafta Zürih’e gel de yüz yüze konuşalım” dedi hoca. Ya dedim “Ben o pazartesi son sunumu yapıp salı öğlen 3’te geri uçuyorum”. “O zaman salı gel, sonra havaalanına geçersin” dedi. Ama dedim “Cenevre’den dönecem”. “Sen bilirsin” dediler. Baktım elin Almanı bile trip atıyor, ki haklı, tamam ulan salı sabahı olsun diye geri cevap yazdım bunlara. 08:30’a anlaştık.

Görüşmeyi ayarlamıştım ama esas soru ulaşımı nasıl halledeceğimdi. İsviçre’deki her aklıselim insanın yapacağı üzere parasını verip dünyanın en dakik trenleriyle bu işi pekala sorunsuzca çözebilirdim. Ama işte gizli ruh hastası kişiliğim ve inadım devreye girince hayat bazen zorlaşıyor. Şöyle ki; malumunuz İsviçre denilen ülke, Milka ineğinden ibaret olmayıp çakı ve saatleriyle de meşhur bi yer.

saa
                            Hepinizi enişteme dövdürtecem

Ben de bu yüzden, doğada çokça vakit geçiren anne babamla, gezi yoldaşım kuzene fiyakalı birer çakı almak istiyordum. Hatun kişiye ise iş seyahatlerinin ağırlığına yakışacak güzel bir saat. Buraya kadar planlar güzel. Sorun şu ki, eğer bunları alırsam trene param yetmiyordu. Şimdi, “Ya hediyenin sırası mı?” diyosundur sayın okur. Doğru aslında. Hatta öyle hediye takıntılısı da değilim ama işte yerine gelmişken isteyip de alamamak koyacaktı. Ertesi hafta hesap kitap yaptım; hediyeleri çıkınca cumaya 90 frankım kalıyordu. 50’si ile araba kiralasam, gerisi de ikametgah sildirmek için Lozan’a uğrayıp ardından Cenevre’ye dönüş yakıt masrafına giderdi. Havaalanında saati de alınca frankla işim kalmayacaktı zaten. Baktım cepte de 30 varmış, hafta sonu da evden çıkmazsam, pazartesi ve salı için karın doyurmaya yeterdi. Arada ekonomi masterini da çıkarmıştım.

prof
 Lanet olsun fakirliğe de matematik profesörlüğüne de

Pazartesi sunum bitince gittim arabayı kiraladım ve valizi hazırladım. Gece 1’e kadar da labın yayınladığı makalelere göz atıp ilgilendiğim konularda soru sorarlarsa diye ön çalışma yaptım. Ertesi günün zorlu olacağını kestiriyordum ama başıma geleceklerden çok habersizdim. Sabah 5’te kalktığımda ise pek aç değildim. Zorla da olsa biraz sütlü yulaf ezmesi atıştırdım çünkü lifli gıdalar beyaz yakalının can dostuydu, biliyodum. Yolda denk gelirse benzinlikten yiyecek bi şeyler alırım dedim. Daha önce arkadaşlarla Zürih’e gezmeye gittiğimizden yolu da hatırlıyordum aslında. Lozan’dan 2.5 saat sürüyordu. Hadi yarım saat de park yeri aramaya gitse 08:30’da yine mülakattayım. Gerçi Zürih içi trafiği biraz gözümü korkutuyordu; ve ben pahalı olduğundan gps de kiralayamamıştım. Ayrıca telefonum Japonya hatlı olduğundan ada dışı internet kullanımına da açık değildi. O yüzden dandik de olsa offline bi gps uygulaması indirmiştim telefona. Sesli uyarı verip yol ayrımlarını söylemese de haritayı gösteriyordu.  Gözü karartıp 05:30’da yola koyuldum.

igot
                                                 I got dis şit

Zürih’e 15km kalıncaya kadar rahatça geldim. Trafiğe yakalanmamak için kahvaltıya da durmadım. Tam misler gibi gidiyorum, aa, az ileride bütün otoban durmuş. Bi baktım konvoya; pii, göz alabildiğine sıkışık. Göz alabildiğine derken Avusturya’ya kadar falan. Zaten ülke o kadar. ‘Lan nüfusunuz kaç, bu neyin trafiği?’ derken ani bi karar almam gerekti. Yol, o mevkide nereye gittiğini bilmediğim bi ayrım veriyordu. Orada trafik olmamasından ötürü İstanbul şoförü hislerim, ‘Boş şeride geç’ deyince anlık bi kararla saptım. Bi süre sonra da şehre yaklaştığımı farkettim. Otobandan ziyade trafik ışıklı bi caddedeydim. Şansıma da her kırmızıya yakalanıyordum. Gps’li telefonu ön panele sabitleyemediğimden, yan koltukta kuş yuvası şekline soktuğum ceketimde duruyordu. Olası bi dönüşü kaçırmamak için de her kavşak girişinde gps’e bakıyodum.

Saat 8’e geldiğinden, amacım bi an önce üniversiteye gidip üst baş değiştirmekti. Yine bi kırmızı yandı. Bahanesiyle gps’e kafayı çevirdim vee..Tak! “Hassktr. Olm öndekine çarptın. Nası yaa? Ben hayatımda kaza yapmadım; bugün olacak iş mi? Yalnız tutanak derse sıçtım ha, yalan olur mülakat. Adam da inmedi ama, çarpmadım mı ki? Zaten beşle gidiyodum, belki de çarpmadım. Yok ya tampon değiyor, nası çarpmadın. Dur seslenm..” diye iç sesimle konuşurken Ramstein’ın solisti kılıklı bi adam indi jipten.

tovbeest
                                          Tövße estağfurullachen

Şansıma, dikkatime tüküreyim. Trafikte telefona bakmanın İncil yırtmaktan daha günah olduğu ülkede arkadan çarpan da ben olunca, kusurlu tüm hareketleri yaparak üç hayırla uğurlanacaktım. Sorduklarında “Ya telefona bakıyodum, gps’in sesli uyarısı yok da ehe” dememek için kimse görmeden yandaki sırt çantamı öne fırlattım. Sonra da mecbur çıktım. Adam haklı olarak başladı sitem etmeye, Almanca tabii. Bayağı da hararetli falan.. Kesmeye de yüzüm yok ama anlamak için sormam gerekti: Sipik İngliş? Bi yıkıldı. Yes dedi, biliyom. Yazık, harareti söndü ister istemez. Dedi “Nası oldu bu, önüne bakmıyo muydun?” Dedim işte çanta düşüyordu da, onu tutmaya çalışırken oldu. Ha dedi, “Gel yolu kapatmayalım, araçları kenarı çekip bakalım”.

Arabalara atlayıp, caddeden ayrıldık. Artık mülakat falan da uçup gitmişti aklımdan. Sanki sabah sabah Zürih’e belamı aramaya gelmişim de bulduğum için huzurlu gibiydim. Biraz sonra bi yola saptık, dibinde Bauhaus varmış; şu bildiğimiz yapı marketi olan. Açık otoparkına çektik arabaları. Adam eğildi tamponuna baktı. Neyse ki çizik dahi yoktu. Ya dedi, “Arabayı geçen ay aldım da, bi de beyaz, içim gitti. Polislik bi şey yok, hadi dikkatli ol”. Nası rahatladım anlatamam. Helalleştik.

Europe Turkey
                                  Gel buraya seni şapşal şey

Geri bindim arabaya; baktım saate, 08:15. Buçuğa yetiştim yetiştim. Hocalar Alman sonuçta, ilk görüşmeden geç kalırsam bu iş yaş dedim kendime.

Gps’i ayarladım, dağıttığım etrafı düzeltip çalıştırdım motoru. Çıkışa sürerken bariyeri farkettim. Lan, girerken bariyer mi vardı? Geldim dibine, açılmıyor. Olm açılsana, işimiz gücümüz var. Yok. Bilet istiyor. Ya bileti nereden bulacam? Girişte mi almıştık acaba? O esnada arkama üç araç daha geldi. Bakındım içeri; sonra farkettim girişte bilet aldığımı. Olayın şokuyla unutmuşum. Soktum makinaya, 1 frank 10 cent diyor. Lan 15dk’lığına girdik, ona da mı para? Dedim galiba bi ödeme makinası bulmam gerek. Tabii bariyerde 5dk bekleyince arkadan kornalar da gelmeye başlamıştı. İndim arabadan, utanarak ‘Gerizekalıyım da ben, parayı ödememişim, geri gidin çıkayım’ işareti yaptım. Millet homur homur çıkınca, ben de parka döndüm.

Mülakatı bir kez daha unutmuş vaziyette artık tek derdim bariyer bölümünü geçmekti. Ödeme makinasını etrafta göremeyince içeri baktım, mağaza açılmıştı bile. Bu saatte açık yapı market.. olm manyak mısınız lan? Almanlık böyle bi şey olsa gerek. Girdim, deli gibi ararken buldum makinayı. Koydum bileti, 1.10 frank dedi yine; tutarlı da pezemenk. Cepten 1 frank bozuk anca çıktı. ‘On cent ulan on cent, gitti mülakat allah kahretsin’ diyordum. Nakit de almıyor, kredi kartı hata veriyordu; resmen delirecektim artık.

rage1
                                 Rage against the machine

Bi insan bu kadar sınanmaz lan. Baktım cebimde 20 frank kalmış, hemen kasaya koştum. Hani marketlerde kasa önüne şeker sakız koyarlar ya, o misal ıvır zıvır bakıyorum; sırf para bozulsun diye. Gözüme bi dübel kutusu çarptı; aldığım gibi ablaya dedim bana bozuk lazım lütfen çabuk. Kadın da ‘Sabahın köründe çattık ha’ bakışıyla bozuk para doldurdu elime. Ödeyip çıktım Bauhaus’tan ve bariyer bölümünü de aşarak yola geri koyuldum.

Bu arada saat buçuğa geliyordu. Artık geç kalacağım garantiydi ve şehir trafiğine iyice girmiştim. Sağdan soldan beliren tramvaylar, yol üzerinde bir ton çizgi, yaya yolundan geçenler, etrafımdan dönen bisikletler derken çıldıracaktım. Sanki doktora mülakatına değil de direksiyon sınavına gelmiştim. Dedim, İstanbul’da araç kullanmak yine iyimiş. Tamam, trafik tam bi kaos ama kurallara uymak da keyfi olduğundan kimse çıkıp bir şey demiyor. Ama burada öyle mi? Karşıya geçen yayaya yol vermesem polis g*tümü keser. O yüzden geç kalacağım diye hocaya telefon ederken, polise görünmemek için Picasso tablosu gibi oldum. Profesöre de dedim “Ben geldim de park yeri bakıyorum.” Ağır yalan. Nerden baksan 5km var. O da haspam doğrucu başı, diyor “Ben aşağıya gelip sana yardım edeyim.” ‘La olm git, işin gücün mü yok?’ diyemesem de “Çok teşekkürler, zahmet olmasın, ben hallederim” dedim. Diyorum 10dk içinde gittim gittim, yoksa cidden yalan söylediğimi anlayacaklar. Neyse allem ettim kallem ettim, kuralların canına okudum; sağa sola, hatta polislere hafif tebessümlerle elimi kaldırıp özrümü diledim ve bi şekilde vardım.

Ofisin önüne park edip kontağı kapamamla beraber stresten sırılsıklam olduğumun farkına vardım. Yoksa normalde adeta Norveçliyimdir, hiç terlemem.

norvecli
                                                Adeta

Tabii bu işin sonunun böyle olacağını tahmin ettiğimden yanımda yedek gömlek getirmiştim. Etraftakilere aldırış etmeden bi üst baş değişikliği yaptım. Takdir edersiniz, sapık gibi uluorta arabada soyunan bi insan evladı olarak dikkat çekiyordum ama zerre umrumda değildi. Süpermen gibi kostüm değiştirip ofisin kapısından girdiğimde ise sandığımın aksine inanılmaz sakindim. Sanki canavarlı o son bölümü geçmişim de oyunu tamamlamışım gibiydi. Mülakat nası olursa olsun, geçen bir kaç saatten daha zor olamayacaktı, biliyordum. Gerçi mülakat sırasında da yine epey terlettiler ama cidden yaşadığım o kadar saçma olay silsilesinden daha zor değildi. Resmen kuş gibi hafiftim.

Bir saatlik görüşme sonrasında ayrıldım. Artık sülalesi benden rahatı yoktu. Baktım saate, uçuşa beş saat var. Dedim bundan sonra ceza da yesem otobanda basar giderim. Zürih’ten çıkmak yine zorladı ama ben de pişmiştim. İki buçuk saatte Lozan’a dönünce çakıları şipşak alıp ikametgahı sildirdim. Oradan da Cenevre Havaalanı’na dönüp arabayı bıraktığımda uçuşa bir saat kalmıştı. Valizi verip gittim ve hayatımdaki en hızlı alışveriş ile saati aldığım gibi uçağa koştum. Zaten yolcular biniyorlardı. Koltuğuma geçtim. Cebimde kalan son 10luk ile İsviçre’yi bitirmiş olmanın huzuruyla uçak kalkmadan uykuya daldım.

Ciao,

Ekin

Yeni Bayburt Zamanları, Dı Besselırs:

  1. Bir çöküş hikayesi: Duty Free
  2. Börtü Böcek videoları
  3. Tatile Giderken G*te Gelmek
  4. Müsveddeden BMW Anahtarına Giden Yol
  5. İsviçreliye Noel’de Rakı Sofrası Kurmak
  6. Facebook

Bir çöküş hikayesi: Duty Free

Geçtiğimiz pazar iki günlük İstanbul seyahatimden Zürih’e dönüşte duty free’den geçerken bi anlık duraksadım. İç sesim dile gelerek, “Ya olm, geçen yaz adayı bırakıp şu ülkede yeni bi hayata başladın, onca iş güç arasında tek başına ev kurdun; kaç ay geçti hala kendine bi kıyak geçip de şunca çabanın tadını çıkartmadın. Bak saat kaç olmuş yolculuktan geliyorsun, hala eve koştur koştur gidip makale okuma derdindesin. Ulan önceki hafta sonu da doğum günündü zaten; insan bari bi viski neyin alır da gider kutlar, şu Zürih’in biraz tadını çıkartır!” dedi tam da viski reyonuna gözüm dalmışken.

az sakin beolm
                              Az sakin beolm

O an aklıma, bi keresinde Japonya’da içtiğim ve çok beğendiğim bi viski geldi. Tokyo duty freesinde bile şişesinin fiyatı 90-95€ olan, meşhur bi markaydı. Tamam, viski kalitesinden tek anladığı ‘Başgan var ya, mereti bi içiyosun böyle tatlı tatlı yakıp geçiyo, bak bütün yemek borusunu hissediyorum şimdi ehehe’ olan biri için biraz pahalıydı ama ‘yav kendim için de kırk yılın başında böyle bi harcamadan kaçınacaksam ne için yapacam?’ diyerek yarım litreden hallice şişeyi görür görmez kaptığım gibi kasa sırasına geçtim. Beklerken ödeyeceğim tutar aklıma gelip biraz burukluk yaşatsa da bir an önce eve gidip güzel bi film indirdikten sonra ayakları uzatarak şöyle keyif keyif viskimden yudumlamayı arzuluyordum.

scarface-blu-ray-review_image1
                        O son acılı dürümü yemeyecektim

Ama niye böyle şeyler arzuluyordum inanın bilmiyordum. Halbuki dışardan bakacak olsan böyle nohut pilav yerken laptobunda Behzat Ç.’nin eski bölümlerini izleyecek adam tipi var bende ama ne hikmetse Zürih insanı bi değiştiriyor galiba. Ayrıca, arzulamak ney lan? Orta gelirli dediğin arzulamaz ki, ancak canı çeker; arzulamak zenginin işi. Normalde en sevdiği içecek ayran olup da her seferinde ‘Ya bu Eker ayran da çok iyi hacı, ferahlıyo insan’ diyen birinin arzulaması ancak çekirdekli simit için olur, viski için olmaz. Neyse.

Bi viski yüzünden kapitalizm dünyasının gelir skalasındaki yerimi düşünedurayım kasa sırası da marketteki teyzelerin ‘Ya yeni kasa açsanıza alla alla’ diyeceği kadar uzadı. Tabii İsviçreli dediğin, havaalanı da olsa senin benim alışveriş kolaylığım için keyfini bozup da pazar akşamı onca insan çalıştırmaz.

DSC4767-22-984x500
                                              Çünkü muasır medeniyet

Canları sağolsun; zaten bu kadar anlamsız şeyleri düşünürken de sıra bana geldi. Şişeyi ve pasaportu verip valize eğildim. Kıyafetler arasında şişeye yer açmaya çalışırken işte o korkunç ses geldi:

– 225 Frank (205€) please.

yayinda
                              + Olabilir mi öyle bi şey ya?

+ Yahu dedim millet aç aç.

– Sori?

+ Ya işte küresel ısınma, Orta Doğu, lgbt hakları, halkların kardeşliği?

– Erm, it’s 225 Frank sir. Would you like to pay with credit card? (Valla bize gelişi bu, sarayım mı gasteye?)

+ Ama benim bi viski vardı sadece..

– Ja sir, I only scanned this one (Bayılıyorum böyle fakirlerin çırpınışını izlemeyi)

+ Aa, ben onu 90€ civarında sanıyodum ya daha geçen hafta Tokyo havaalanından da almıştım (90+3’te maçı kurtarmak için yalan atıyor)

– Oh, that one is aged for 12 years, while this says 18 years (Hem fakir hem cahil)

fft226_mf6398330
                                     + Kafamı zükeyim

+ ….

– Are you buying this item or shall I put it aside? (Almayacaksan dükkanın önünü kapama evladım)

Bi viskiye baktım tüketici kredisi çekmeye değer mi diye bi de sıraya baktım acaba ne kadar rezil olurum diye. Ya dedim, ‘Şu yaşıma geldim onca şey yaptım, hala kasa önünde ürün bırakacak kadar özgüvenim yok lan. Allah kimseyi kasa sırasında pahalı içkiyle sınamasın inşa..’

– .. sir..?

+ Ya sar gitsin ulan tamam lanet olsun geçen altı yıla da viskisine de..

– Ekskiyüz mi?

+ Ja ja ok, yes.

Barınaktan kaplan yavrusu sahiplenmişçesine aldım şişeyi. Değişen ortam sıcaklığının şişe içindeki single maltçıkların metobolizmasını bozmaması için ceketimin içinde kol kanat gererek eve kadar getirdim. Ama o kadar para verdikten sonra şimdi de hızlı bitmesin diye bardakla değil çay kaşığıyla içiyorum. Tadını anlayana kadar kaybolup dağılıyor zaten. Bari şişeye koku çubuğu batırayım da odayı ferahlatsın dedim ama viski de çabuk uçuyor kolonya gibin, daha fena. Dün az cesaret edip çeyrek çay bardağı içecektim ki gözlerim yaşardı, boğazım kurudu, yutkundum. Elim gitmedi. Haftalık mayışı bıraktık yine de mutlu değilim. Gerçekten de içki bütün kötülüklerin halasıymış.

Dolayısıyla ben ettim siz etmeyin temalı bu yazıyı da şu naçizane nasihatlarla bitirmek isterim:

* Siz siz olun kırk yılın başında bile olsa kendinize küçük sürprizler yapacaksanız Bim’de olun, mahalle marketinde olun. Olsun hadi Migros. Duty freeler çok tehlikeli.

* Feysbukta instagramda gördüklerinize kapılıp kendinizi şımartacaksanız Eti gofret çok ideal (En fazla damak fıstıklı bitter). Keyt Midıltın mıyız lan biz?

masage2
                 Şımarmak insanın kendine yakışanı sürmesidir

* Duty freeden geçerken bi şeyler bakacaksanız ruhunuz aç olmasın. Öncesinde mesela mutlaka iki üç satır Das Kapital okuyup büyük oyunu görün. Hem oligarşik mi olucan lan başımıza? Proletaryasın sen proletarya kal. İki satır daha yazarsam sosyalizm gelecek. 1 Mayıs’ta Taksim meydanında g.. (Bak hala yazıyor işçi sınıfı zındık)

* Bilhassa havaalanında alışveriş yaparken öyle havalı havalı dolanmayın. O fiyat etiketi oraya konuyorsa sebebi var. Artistliğin lüzumu yok. Ne demişler? Gez-gör-arpacık (viski neyden yapılıyo sandın?)

* Ayrıca viski miski de almayın ya, içilir mi öyle saçma bi şey, acı acı? Sanki bana Edinburg kalesinde doğdu pezemeng. Eker Ayran çok güzel bak, yoğun yoğun, oh mis.

O değil de, Behzat Ç. 68. bölüm bipsiz full HD linki var mı ya birinizde? Nohutu ısıttım da.

Ciao,

Ekin

Peki Eksişözlük bu duruma ne diyor?

orda saat kac

  1. kendisinin tanimiyla gelsin:

    “gezi gorunumlu geyik blogu”.

    eger siz de gezi yazilari okuyayim, gidilecek gorulecek yerler hakkinda fikir alayim, ama yer yer de kahkahalarla guleyim, bir de ustune guzel fotograflar goreyim diyorsaniz, bu bloga bir goz atin. – 

  2. [https://ordasaatkac.com/ https://ordasaatkac.com/]

    japonya’dan sonra isviçre’ye yerleşen, asya’da böcek yiyip avrupa’da hocasıyla beraber duşa giren ve acayip geyik bir dili olan gezgin ağbi. elin lüksemburg’unda gece vakti erekte bir zenci ile güreşmişliği de var. yarı türkçe yarı ingiliççe şiirleri de güzel. kısaca gezgin blogu takip etmeyi severler için iyi bir alternatif. – 

  3. ben bunun yazarıyla toplasanız bir saat kaldım, o da isveç’te…

    herif isveç soğuğunda parmak arası terlikle geldi lan…ne biliiim dedi bu kadar soğuk olacağını.

    takip edin, güzel blog bu.

    “geziyor ama yazıyor da!”

    bir de odtü’lü odtü’lüyü sever diye birşey var, ama olmayabilir de! –  

  4. ya bir de bu sayfanin guzel bir facebook sayfasi var efendim, kendisi gezileri sirasinda cektigi cok guzel fotograflari da paylasiyor ordan.

    facebook sayfasi icin burdan – 

  5. amatör imkanlarla gezelim görelim. youtube kanallarının daha aktif olmasını istiyorum. en son 4 ay önce bişey yüklemişler o da gayet keyifli. facebook takip etmek o kadar kolay olmuyor malesef. –  
  6. kapsamlı betimlemeleri ve yüksek geyik kalitesi ile göze çarpan, kaliteli bir gezi bloğu.

    özellikle “lüksemburg’da gece vakti erekte zenciyle güreşmek” ve “tatile giderken göte gelmek” adındaki yazıları ile sıçırtmıştır. – 

    eks6

 

  1. sürekli türkiye’de ve avrupa’daki patlamaları kıyas eden, duygularını içtenlikle yaşamayan, popülist destek paylaşımlarıyla merhamet dileyenlere yönelik avrupa’da öğrenim gören bi türk olarak -brüksel patlamasının ardından- bir şeyler karalamış. katılmamak elde değil.

    spoiler

    liseyi okuyan herkes bilir. fizikte etki-tepki diye temel bi kavram vardır. kimse de gidip durduk yere birini bombalayıp öldürmez. manyaktır, radikaldır ottur boktur ama nedensiz bir tepki olmaz. bugün terörden ve benzeri olaylardan kim çekiyorsa (ya da çekecekse) bunun diğerlerine anlamsız gelse de bir sebebi vardır. sen gidip silahlı örgüt oluşturup, silah tüccarlığı yapıp üstüne gidip sakince yaşayan halkların huzurunu bozarsan eninde sonunda bu senin topraklara geri döner. orta doğu’su, afrika’sı, amerika avrupa’sı yok bunun. fizik kuralları her yerde aynıdır. bunda şaşılacak bir şey yok. ama noluyor, her ne koşulda olursa olsun cezasını suçsuz insanlar çekiyor. ölenler çoluk çocuk, masumlar oluyor. esas üzüldüğümüz, bizleri sinirlendiren ve perişan hale sokan bu zaten.

    yalnız üzüntülerimizi bile içten yaşamıyoruz, bu da bir o kadar vahim. sürekli bir duygu kıyası, sürekli bir destekçi çağrısı; daha da kötüsü popülist olan (bakınız hepsi demiyorum) destek içerikli paylaşımlar. benim anlayamadığım da bu zaten. insanı duygularımızı içtenlikle yaşayamıyor olmak. şöyle ki; bir yanda paris’te saldırı olunca batının ve batı etkisinde olan toplumların jesuisparis şeklinde verdiği desteği türkiye’de saldırılar olunca niye bize vermiyorsunuz diye veryansın ediyoruz. yahu saf mıyız? adamın bizi kendine yakın görmemesine mi içerliyoruz gizlice? bak biz yıllardır sizin gibi giyinip yaşıyoruz, sizi dertli zamanınızda unutmuyoruz; bu yüzden “siz de bizi destekleyin lütfen” midir beklentimiz, nedir? sen üzüntünü yaşayacaksan yaşa kardeşim; ne diye durum kıyası yapıp duruyorsun? batıya iki yüzlü diyoruz da bizler (ya da tüm insanlık) çok mu dürüstüz allahaşkına? mesela bir türkiye vatandaşı olarak çıkıp güney amerika’da, hatta yani başımızda her gün olan kıyama duyar mı gösteriyoruz? meksika’da karteller öğrencileri doğrayınca çıkıp da yosoymexico mu dedik? e hayır. ha bak anlarım, insan üzüldüğü zamanlar yanında birini bulmak ister, başkalarından destek bekler ama herkes de kendi yakını, kendinden olanı ‘doğal olarak’ merak eder. insanın odak noktası da bu kadarına yetiyor. doğamız gereği yeri geldiğinde nispeten bencil olabilen ve bireysel çıkarlarımızı düşünebilen bir türüz. normal değil mi? batımızdakiler hasbel kader ortak bir dini ve geçmişi paylaştıklarından, kendi içlerinde olan bitene bizde veya daha uzakta olanlara göre daha çok değer veriyorlar. çok basit. ben de her ne kadar diğer ülkelerde olan insan ölümlerine (saldırı, kaza, doğal afet vs.) üzülsem de dürüst davranmak gerekirse burnumuzun dibinde olan can kayıplarına daha hassas oluyor; daha çok canımı sıkıyorum. çünkü kendimi o insanlara, o yerlere daha yakın sayıyorum. dolayısıyla kimsenin gelip de bana benankarayım, istanbulum demesini bekleyemem; belki yuzeysel de olsa gururum okşanır ama ne yalan diyeyim, yavan kaçar. tıpkı çıkıp benim jesuisparis, brussels dememin gerçekten samimi olamayacağı gibi (varsa, aramızdaki gerçek hümanistleri ayrı tutuyorum tabii). neticede o insanlar da bizler de emperyalistlerin, hükümetlerin yaptığı pisliklerin cezasını çeken basit insanlarız. işte bu basit döngüyü idrak edip önce insanlığı öğrenebilsek şu şehirim, bu ülkeyim demeye de gerek kalmayacak ya, orası hepten ütopya. içtenliğimizi, samimiyetimizi kaybetmeyeceğimiz günlere..
    spoiler

  2. bu blogu zevkle takip edenlerdenim. uslubu, kelime secisleri, humor’u muthis bir yazar.

    yalniz o her buldugunu yemek de nedir kardes ya 🙂 o cekirgeleri, kurbagalari citir citir gotururken, bilumum deniz-kara-hava canlisini siradan yediklerimize kiyas ede ede yeyislerin, hele domuz billuru… tobe tobe 🙂 izlerken sanki testere’yi izliyormusum gibi oluyorum.

    ne diyeyim afiyet seker olsun 🙂

    yazmaya devam kalemi guclu arkadas. 

     

eks8

İsviçreliye Noel’de Rakı Sofrası Kurmak

Evet sayın okur, durum aynen böyle. Bazılarınızın bildiği üzere bu yılın ortasında Japonya ile olan akademik ilişkimi bitirip İsviçre’ye geçtim. ETH Zürih denilen bir ilim irfan yuvasında yaklaşık altı aydır doktora yapıyorum. Çalıştığım labın neredeyse yarısı İsviçreli, diğer kısmı da Das Alman. Geriye üç beş kişi fasulyeden azınlık olarak birer Kolombiya ve Ekvadorlu, az İtalyan, bir tutam İranlı ve iki de Türküz.

Geçen ay hocamız benden Türkiye temalı bir Kırismıs yemeği düzenlememi talep etti. Kulağa saçma gelse de eh iyi madem deyip en azından karton kutuda mayonezli döner sunmayan Türk restoranlarına bakınmaya başladım.

boxfuerwebHOME
             Bakın bu bir dramdır

Bi iki denemeden sonra Adanalı bir abimizin işlettiği Ocakbaşı 01 adında bir yeri bulunca hoca ve mekanla da menü + içkiler üzerinde önceden anlaştım. Hoca, çoğunluğa daha uygun olacak diye içki olarak sadece şarap ve bira üzerinde karar kılınca da ses etmeyip kırk kişilik rezervasyonu yaptım. Ne de olsa hoca gecenin tüm masrafını karşılayacağı için takım içi dengeleri bulmak önemliydi.

Organizasyona bir hafta kala toplantının birinde o dekan olacak hocamız bana fantastique bir soru sordu:

+ Ya Ekin, aslında haftaya sen bize bir de kültürünüzle ilgili sunum yapsana. Mesela siz Türkiye’de Kırismıs‘ı nasıl kutluyorsunuz? Benim hiç fikrim yok mesel..

– Valla hocam, biz ruh hastası bi millet olarak gündüzleri ana caddede Noel babayı yeniçerilere kovalatıp akşam da camii önünde şişme balonunu pıçaklıyoruz ama yine de sen bilirsin yani..

CWta9kSUkAENDa1
                Did you think I am passing tashack?
  • Diyemedim tabii. Nasıl diyim ulan? Ya dedim Kırismıs değil de bizim işte Kurban bayramı var; kan gövdeyi götürüyor, aklın almaz. O da kırmızı falan.. heyecan dolu böyle otoyola fırlayan danalar, eli kolu kesilenler.. fiyuu, onu anlatayım. Baktım herkes bi ürktü; dedim, tamam birader ben size o gece Türkiye’yi yemeğiyle, örfu adetiyle tanıtacam. Ondan sonra ağzınızdan bir kere daha Konstantinopol, fes ya da deve çıkarsa Herekeli teyzeleri çağırıp hepinizi ıslak kilimle dövdürttürürüm.
1131564_5fb0be85b65155bdf5ce0c5b2e2ade90
  Hit me baby one more time – Kurban Fest at Bağcılar

Geçtiğimiz salı günü de gittik restorana koca bir güruh olarak. Sanki mekan sahibi benmişim gibi ‘Acaba beğendirebilecek miyim?’ minvalinde hafif tedirginim.  Garsonlara seslendim ‘abi allahını seven defansa meze içki getirsin; eğleyelim İsviçrelileri’ diye. Ama dedim “‘Rakı bunlara ağır geldiğinden içemiyorlar, sonra murdar oluyor. Hem zaten hoca da menüde istemedi. Diğer Türk arkadaşla biz birer ufak alalım, hesabı ayrı öderiz”. Tutup da kebabın yanına kadehte beyaz şarap içecek değiliz ya?

Neyse işte mezeler, sıcak pofuduk lavaşlar içkiler ne varsa önden sürdük milletin önüne. Tabii yazık kuzey Avrupalım sosisten patatesten başka yemek görmeyince gözü döndü; kıtlıktan çıkmış gibi abanıyor. Biz de baktık millet İsviçre çakılığından mesir macunu kıvamına geldi, nihayet açtık rakımızı, demlenmeye başladık. Yalnız siz de iyi biliyorsunuz ki iki kişinin içtiği rakı değildir. Hele de kalabalık içinde! Anasonun kokusu dört bir yana dağılınca İsviçrelim baktı melül melül. On dakikada, “ya ben de bi fırt tadabılır miyim’den hoop Cengiz abi, sen masalara üçer büyük getir en iyisi”ye evrildik. Hele üzerine bir de karışık kebap tepsileri gelince artık millet zevkten origami oldu. İşte, yabancıların rakıyla buluşmasından sonra restoranda geçirdiğimiz beş küsür saatte ortaya çıkan manzaralar:

Kendisi sapsarı bir Alman olan süpervizörüm elinde duble rakısıyla “Şırefeğ, şırefeğ, tşekküğleğ” diyerek bütün masaları dolaştı. Öyle sanıyorum ki ataları Stutgart’a Urfa’dan göç etmiş. Sarışın ve mavi gözlü olmasa direkt Şifa Mah-Cevizlibağ 500T muavini dersin ama işte Alman olunca akademik olmuş.

Avrupa Kadınlar Atletizm Şampiyonası’nda 4x100m’de şampiyon olmuş ve aynı zamanda fizyoterapist olan İsviçreli stajyerimiz şişe saplı Adana kebabını gayet doğal bir şekilde, sanki yıllardır Alplerde değil de Toros eteklerinde yaşıyormuş gibi avucunun içindeki lavaşla sıyırdı. Kızcağız gözlerimizin önünde iki saniyede Rebeka iken Refika oldu. Biz de diyoruz ülkemizden neden şampiyon çıkmıyor. E çünkü soğanlı dürüm!

Kuş-kaş pideyi gömdükten sonra İtalyan arkadaş artık eskisi gibi olamadı. Henüz yaşadığı kültür şokunu atlatamadan bu hafta bir de kavurmalı pide ile fatality çekmeyi planlıyorum. Seneye Roma’ya konferansa gittiğimizde Vatikan’ın göbeğinde Papa’ya “Pizza, lahmacun yanında diz çöküp tövbe etsin” diye haykırışını görmek olası.

Türkiye’yi anlattığım sunum sırasında yağlı güreşin kadınlardan ziyade erkeklerin ilgisini çekmesi beni hafif bi gerdi. Bazılarını telefonlarında “olive oil turkish wrestling men” diye google görsellerde aratırken yakalamam akıllard.. ya yok öyle değildir ya. Yok canım, yapmaz bunlar. Meraktır o, dimi? Ama sayın okur, ben yine de bundan sonra ofiste yere kablodur, civatadır ne bileyim işte el aletidir falan bi şey düşerse kibarlık yapıp da eğilmiyorum. Yani, nemelazım şimdi, bilemedim..

aliriza
          Aman Ali Rıza Bey,              ağzımızın tadı kaçmasın

Ayranı batıya sevdirme çabalarım bir kez daha hüsranla sonuçlandı. Hayır bi de diyorlar ki “ay bu resmen erimiş peynir gibi”. Ulan, o ayak kokulu peynir fondüsüne otuz frank bayılıp neredeyse çorabınızı atletinizi bandırıp yiyonuz; cennet pınarı ayrana ne haddine laf atarsın ey İsbiçreli? Sonra neymiş ay biber de çok acıymış. Bak ya. Seni danone pırobiyotik çocuğu seni. Acı biber yoktur, az ayran vardır Müller.

davos
                     Daha da Zürik’e gelmem

Sofra muhabbeti er ya da geç yine politikaya döndü ama Türkiye politikalarına. Oturdum iki İsviçreli bir Alman ve Polon ile Türkiye-Rusya ilişkilerini konuşuyorum. Neden? Çünkü İsviçrelinin en büyük derdi “Bu sene Küba’ya mı uçsak yoksa Alaska’ya mı?” da ondan. Dertsiz Alman bi de diyor ki bence Putin’e haddini bildirmeliyiz. Ulan dedim sen sus cenabet herif, ikidir bi savaş kazanamadınız. Size güvenip ilkine girdik; yattı bütün garanti kuponlar. Sıs, git araba mı yapıyon napıyon onla uğraş. Savaşlarda şahsi oynamayı da bırak.

Hakiki bir Baveryalı olan lab hocamızın elindeki yağlı lavaşı gavurdağ salatanın dip suyuna banması o koskocaman profesörü, o audi a7’si olan, fularlı dolaşan dekanı aldı götürdü; yerine Osmanlı tuğralı Doblosu olan emlakçı Naim’i getirdi. Hayatımda muasır medeniyetler seviyesinin hiç bu kadar çabuk sıfırlanabileceğini düşünemezdim. Jiizıs Kıraystından bulasın Kasımpaşasporlu Naim abi.

Kolombiyalı süpervizörüm mekandan ayrılmadan önce vedalaşırken elimi öpüp başına götürdü.

aybensok
                                 Ay ben şok

Tamam, belki örf ve adetlerin oturması için biraz daha ince ayar çekebiliriz ama resmen ilk defa doğunun ahlakını batıya götürdük lan. As hanım bayrakları balkona, as as. May the berhudar be with you evlat!

Örneklerden görüldüğü üzere gecenin sonuna doğru İsviçreli ve Almanlar başta olmak üzere batılı bebetoların şirazeleri epey kaydı. İki künefe daha götürse acilen mavi nüfus cüzdan çıkarmak için belediyedeki dayı oğlunu araya sokacak adam vardı yav orda. Son tramvayı yakalayacak olmasak Kırıkhan düğün halayına kadar giderdi de insaflı davrandık yine. E ama sen de gidip Gebze’nin bağrından çıkmış adama Christmas yemeği düzenletirsen bu olur Markus, ne bekliyon? Türkiye’de, otlayan ren geyiği görse hallenecek, boşta kızak bulsa çalıp tahtalarını sobaya atacak bi ton adam var, yalan mı? Bizden çıksa çıksa bu kadar Kırismıs çıkar.

Ya hadi yazıyı bitirmeden bahanesiyle de bi noktaya değineyim. Sayın okur, tamam anladık; ülke geneli olarak sokakta beyefendi veya yatakta hayvan (belki çita?) değiliz ama mutfakta da aşçıyız be. Şu kırk tane İsviçrelinin Almanın düştüğü hallere bakın. Hakkımızı yemeyelim. Yalnız hak deyince de aklıma musakka geldi ha gece gece. Olsa da yesek. Neyse, demem odur ki; bu Avrupalının her salatalığına da gözü kapalı tuzla koşmayalım yahu. O da bize koşsun az. Adamın medeniyeti var, zenginliği doğası var diye her yemeğine de methiyeler düzmek zorunda değiliz. “Kim düzüyo la?” diyenler açsın da görsün sosyal medyanın halini. Genç dimağlarımız facebookta falan telef oluyo; yazık günah.

Macarons-in-Cannes
    Makaron niyetine halley götüren genç dimağ

Elin penne arabiyatasındaki çük kadar rende parmesanı övecem, yorgan altında saklanıp Canan hocadan gizli gizli wafıl yiyecem, afedersiniz şey gibi profiterolle fantazya yapacam diye heder ettin kendini Türk genci. O yüzden, o pembe makaronun fotoğrafını çektiğin telefonundan seni derhal uzaklaştırıp özüne dönebilmene yardımcı olmak için yazıyı şu önemli satırlarla bitiriyorum:

Eyy Türk instagramının evladı. İşte, bu fish and chips içinde dahi vazifen; Türk muftağını ve sofrasını kurtarmaktır. Muhtaç olduğun şerbet, baklavandaki nefis yufkada mevcuttur!

Haydin hayırlı Kırismıslar inşallah (maşallah hocam),

Ciao,

Ekin

Bu senenin en iyileri:

Bonus (video):

Sangriamın şarabı, tapasımın domatı

Vay arkadaş. Ne olmuş yav yazmayalı. Yeni eve taşın, doktora işlerini rayına sok, Lozan’dan kalan projeye devam et derken yazısız iki ay geçmiş. O yüzden, geçtiğimiz hafta sonundaki İstanbul ziyaretimin cuma ve pazar seyahatlerini verimli kullanarak bloğa az su verip, yemini koydum. Şimdi az toparladı.

Uçağı beklerken kalem kağıt elimde, dağa taşa Nuri Bilge Ceylan filmi karakteri gibi uzun uzun bakıp ‘ne yazayım lan?’ diye düşündüğüm sırada eylül ayında yaptığımız İspanya ve Portekiz gezileri aklıma geldi. Açıkçası, önceki seyahatlerimde hiç böyle bir gezi notları tutma olayına girişmemiştim (İşte bunlar hep üşengeçlik). Hoş, bu sefer de girişmedim. Kendi içimde hala tutarlıyım yani. O yüzden şu an iki arka koltuktaki çocuğun “Anneaaağğh” bağırışlarına aldırmadan aklıma ne gelirse bi çırpıda yazmayı hedefliyorum. Pedro baba yardımcım olsun.

İşte, paella tavasına kaşıkla daldığımın İspanyasından los izlonismos del Equinne:

  • Ülke süper lan. Herkeste bi boş vermişlik, bi rahatlık.. Baktılar ekonomi falan düzelmiyor, bırakmışlar sinir stresi. Mis gibi. Kafalar pırıl. Varsa yoksa goy goy. Toro kardeşlerle iyi anlaşacaz gibime geliy..
  • Yoo dostum yoo. İspanyollar İngilizce’ye tepki olarak doğduklarından o iletişim öyle kolay olmuyor. Belki bi İtalyan, Fransız kadar kötü değiller ama yabancı dil öğrenmek isteyeni de kasaba meydanında ıslak sopayla dövüyo olabilirler. Araştırmak lazım.
  • Hey sen. Evet evet. Daha ilk Avrupa seyahatinden geri döndükten sonra “Abi ya, insanlar sen hiç Türk’e benzemiyosun; İspanyol’a benziyosun dedi” diye guburuk guburuk hava atan genco, sen. Hadi gözün aydın koçum. Cidden benziyormuşsun. Benziyormuşuz. Afyonlu Serkan olarak hafif kavruk gittiğin Avrupa ortamlarında soran olursa gönül rahatlığıyla adım Sergio diyebilirsin artık, kim bilecek monako? (Yunan da diyebilirsin ama İtalyanım dersen tokatlarım. Coşma)
  • Belki biliyosunuz, İspanya’nın yemek olayı tapas. Bir nevi, ekmeğin yanına katık edilen meze tabakları silsilesi. Ama İspanyollar bu meze konseptini biraz abartmış. Bütün ülke, mahalle maçı arası eve koşup annesinin hazırladığı salçalı ekmeği yiyen çocuk gibi öğün geçiştiriyor. Yetiş ya Canan Hoca, yetiş ya Karatay.
  • Barcelona’da tapasa boyoz diyorlar. Ataları Bornovalı olabilir.
  • Tapas demişken.. Mezeler çılgın tuzlu. Zaten peynirler baş rolde; akabinde salamlar, zeytin ve niceleri gelmekte. Yemeğin sonuna doğru artık gözünüz kararıy.. Tamam o kadar da değil ama insan bi eksiklik hissediyor. Peki ne? Tabii ki domat. Arkadaş, söğüş domates olmayan sofrayı napayım ben? Dünyanın en güzel peyniri olsan nolur, en yağlı salamını yesen ne olur? Domat önemli.
  • Hakkatten çok önemliymiş domates. Tuzdan içimiz kıyılınca, “Allaanı seven defansa bi söğüş getirsin” dedik. Sağolsun getirdiler. Kakara kikiri derken bi hesap geldi, zeytinyağlı domata 6.5€ geçirmişler. Geçirmişler diyorum çünkü diğer mezeler daha ucuz. Sinsi misin lan sen Alehandro?
alejandro
                     Alehandro bey ne yapıyorsunuz?
  • Bizim için et döner neyse onlar için de domuz bacağı o. Restoranlar, özel kesim makinalarına özenle yerleştirilmiş o yağlı domuz bacaklarını adeta viktorya sikrıt mankeni gibi vitrinlerinde sergiliyor.
absoharam
                         Absolutamente haramos
  • Tamam, zeytinyağını biz de destekliyoruz ama bu nasıl bir aşktır arkadaş? Yemekle birlikte sofraya getirilen o bir litrelik zeytinyağı şişesiyle salatanızı, ekmeğinizi yağlamayı geçtim; elinizi, yüzünüzü de nasiplendirip bebek poposu gibi bir cilde sahip olabilirsiniz.
norwfish
                Thank you Norveçli balıkçılar but your                                 yumuşak eller is in another castle
  • Hani,  “Hacı, allah seni inandırsın, şuraya gittik; şunu, bunu, zıkkımı, kökünü, suyunu, gelmişini geçmişini yedik ama bi tahmin et bak ne kadar verdik” adamları vardır ya; hah işte İspanya insanı tam olarak öyle yapıyor. Zira ortalama bir restoranda içkili yemeğe Türkiye’de olduğundan daha fazla hesap öderseniz ya inceden inceye kazıklanıyorsunuz ya da iflah olmaz bir Sibiryalısınız.
otv
                                          Drink like there is no ÖTV
  • Alkolden dem vurmuşken.. İçkiler hem yumuşak hem hesaplı. Ana şefkati gibi yumuşak şarapları, sevgili koynu gibi tatlı sangriaları lıkır lıkır içtikten sonra hesabı ödemek için evinizi arabanızı ipotek ettirip çoluğunuzu çocuğunuzu rehin vermek zorunda kalmıyorsunuz.

Fakat iyi yedik. Dur sayın okur bi soda açtırayım da azcık sokağa inip eritelim; bahanesiyle az kültürleniriz. Başkentten başlıyorum.

  • İstanbul’u alıp Ankara’nın yerine koy, içine de İzmirlileri yerleştir; al sana Madrid. Yalnız, sağda solda ergen ağzıyla “Eyvallah aebi; Madrid tarihi, kültürel, kozmopolit de deniz yok..” diyenleri zabıta yakaladığı an Zaragoza’ya götürüp bırakıyor. Uyarmadı demeyin.
  • Kültürel deyince aklıma geldi. Envai çeşit müze içinde Prado adında çok büyük bir sanat müzesi var Madrid’de. Eserlerin hemen hepsi rönesans döneminden. Dolayısıyla resim ve heykellerin temaları default olarak din, ayin, kurbanlar, melekler, İsa, kutsallık vs. Orantısız hristiyanlığa maruz kalıyorsunuz. Gezerken iki saat sonra boynunuzda haç kolye beliriyor; dört saate pet şişedeki suyunuz şaraba dönüyor. Aman dikkat mümin kardeşlerim, bunlar hep haçlı batının oyunları..
  • Tamam yeter Madrid de Madrid. Bi saat güneyde Toledo var; oraya geçiyorum. Birader, o nasıl enfes bi şehirdir yav?
toledo
                            Valla biz de anlamadık..
  • Şehir bölge planlamacılarınız Rönesans Güzel Sanatlar mezunu mu kardeş, hayır nedir olayınız? Sizin o belediye başkanınızı ıstırırım.
istiririm
             Yalarım bile. Hey yavrum hey.. Biz neler gördük
  • Madrid’den güneye arabayla inerken farkedip de dev şaşırdığımız şey, ülkenin iç kısımlarının kompil çorak arazi oluşuydu. Cangıl görmeyi mi hayal ettiysem artık.. hayal kırıklığına uğradım. Ha Ankara’dan Konya’ya gidiyorsun, ha Madrid’den Cordoba’y… (al işte allah çarptı)
  • Yalnız Cordoba da çok efso bir şehir sayın okur. Sokakları tarihi, şarapları meyveli, Mezquita’sı kemerli, etleri erikli, sevişmeleri ateşli (Buraya RTÜK gelecek). Yine yaktık bloğun başını.
osaka_mezq
          Mezquita değil lan Mezkita. Ergen ergen isim koymayın
  • Granada’da Endülüslerden kalma, bizim Topkapı’miz gibi, El Hamra Sarayı bulunmakta. Mimarisi, iç dekorları, bahçe düzenlemesi oldukça güzel ama bence işin içinde biraz da abartı var (Let the toplumsal linç begin). Aylar öncesinden rezervasyon yapmaya çalışmalarımız, karaborsadan bile ancak üç dört gün sonraya bilet bulabilmeniz, sabahın altısında bilet kuyruğuna gitseniz beş yüz küsürüncü kişi olmanız falan ziyaretin tadını biraz kaçıran unsurlar. Yani önceden başka saraylar, şatolar veya kaleler görmesek tamam ‘vay anasını’ diyeceğiz ama ne yalan diyim, bunca cefadan sonra etkilenemedik.

ay-götüm

  • Gelelim en favori şehrime. Cadiz’e bağlı El Puerto de Santa María (amen), İspanya’nın güneyinde, kendi halinde, sakin bir deniz kasabası. İspanyolların da dediği gibi increíblemente muchos sayfiye. Yani, ne kadar da sayfiye bir kasaba. İspanya’nın goygoy başkenti adeta. Bütün kasaba ‘dünya çüküme, minare gtüme tarikatı’na üyeymişçesine sabah akşam sokaklarda sohbet muhabbet ediyor. Savaş varmış, ekonomik kriz vurmuş, uçak düşmüş, dolar çıkmış.. milletin pipisinde değil. Varsa yoksa şarap, karides, peynir ekmek.. Tam reset atmalık bir yer.
  • O değil de Bilbao’dan adam çıkmaz abi..
  • Gelelim son şehre ve maddeye. Beyler buraya kadar okuduysanız hayrını göreceksiniz. Hanımefendiler, sizin de ayağınıza sağlık, çok teşekkür ederim buralara kadar geldiniz ama İspanyalardan sizin ağzınıza layık bi şeyler bakamadım. Şöyle ki; havasından suyundan mıdır, tapası şarabından mıdır bilmiyorum ama – direkt konuya giriyorum – Sevilya’da memintolar da bir başka tombiktoymuş. Valla sayın okur, ben de en az senin kadar şaşkınım. Ne güzel zeytinyağı, tapas, kültür saray falan diyorduk; konu ne ara buraya geldi anlamadım. Hoş, memintolar niye sadece bi Sevilya’da tombikto, Sevilyalı ablalar ülkenin geri kalanına göre niye daha bi dolgun, babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi, hiçbirini anlamış değilim. Ha, efendim? Yok beolm, ben ne bakacam elalemin poposuna, ben hep belgesel. Genel gözlemleri aktarıyorum ben burada, elçiye zeval olmaz. Ayrıca benim hatun öyle baksam da bişi deme.. (ahh acıdı)

Neyse sayın okur. Şimdi fasulye ayıklamam lazımmış, öyle bi ültimatom geldi hatun kişiden. Akşama Ege tapası zeytinyağlı fasulye yapalım dedik o kadar muhabbetten sonra. Sangria yerine de ayranımızı çalkaladık mı deme keyfimize, dimi? Haydi selametlos..

Ciao,

Ekin

Ha bir de unutmadan; benim Basklı arkadaşlarım da var. Hepsi pırıl pırıl insanlar, hiç bunlar gibi değil. İspanya’nın evladı hepsi. Al sangria emmiş, tapası bir adamlar.