Mülakata Giderken Dübel Almak

Valla sayın okur, haklısın. Böyle başlık atacağıma şu olaylar başıma gelmeseydi de yazmasaydım; ama olan oldu. O yüzden, çek bi şezlong da sıradan bi mülakat insanın başına nasıl bu kadar iş açarmış, keyfini çıkar.

2015 Nisanı. Yılın başında staja gittiğim Lozan’daki EPFL’de son haftalarımdayım. Normal planıma göre ay ortasında üniversite ile ilişiğimi kesip yeniden Tokyo’ya döndükten sonra da doktorama başlayacam. Ama bi sorun var. Aslında fırsat. Fırsat da denemez gerçi ya; heves. Hah. İşte o dübel, bu hevesin hikayesidir.

Japonya’ya es verdiğim o sürede İsviçre beni öyle etkilemişti ki adaya dönmek istemedim. Başladım sağa sola doktora başvurularına. İlk Lozan’da aradıysam da bi cacık çıkmadı. Olmayınca, Zürih’te üç yere daha başvurdum. Kendime, ‘O kız sana bakmaz olm’ desem de isteyenin bir, vermeyenin iki yüzü kara hesabı. Baktım ipleyen yok, dedim ‘İsviçre olmadı da Hollanda oldu, o da olumlu’. Olmadı. Almanya? Göthe geldim. İngiltere? Olmaz, kraliçenin kuğusunu yedik.

kuguyedi
                                          Eşşeğin zkinden dolayı

‘Aa İtalya’ derken ofisteki arkadaş, ‘Aman ha, üç kuruşa çalışırsın’ diye uyardı. En son, ‘Muasır medeniyetine kruvasan bandığımın kıtasında bi bana mı pozisyon yok?’ diye çaresiz biçimde haritayı açmış, ‘İzlanda mı lan o?’ diyordum ki kendime geldim. Niye bu kadar kasıyordum ki? ‘Tamam gezdik eğlendik, afiyetle bilimimizi yaptık ama eldeki Japonya bursundan olmanın anlamı ne? Sıkıntıları olsa da gül gibi ülke. E her yerin de farklı zorlukları olur zaten’ diyen iç sesim sayesinde aklımı başıma toplayınca, Avrupa fikrini bırakıp İsviçre’deki son günlerin tadını çıkarmaya başladım.

Emily Didonato
                                         Tadını çıkarmak

Tabii bunca geçen süre zarfında artık Tokyo’ya dönüş biletim alınmış, son toplantı ve sunum tarihleri belirlenmiş; bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfii.. Dur ya, o öyle değildi. Yani gerçekte öyle de şimdi konuyla alakası yok. Ahval ve şerait içinde gelişine yazdıysam demek.. Neyse, ne diyoduk? Hah. İyice ayrılık moduna girmiştim işte. Dönmeden iki hafta önceki salı da ofistekiler okul barında bi veda partisi düzenlemişlerdi. O gün tam laptobu kapayıp labdan çıkacam, baktım Zürih’ten email gelmiş. ‘Lan yine mi kibarca sittiri çektiler acaba’ diye ürksem de açtım mesajı. Hoca, “CV iyi ama bi Skype görüşmesi yapmamız lazım” diyordu. Dedim hoca senin kartofel saladına kurban. Yalnız ertesi gün, Japonya öncesi son özlem gidermeler için İstanbul’a uçacaktım. Hocaya bunu belirtince görüşmeyi cumaya ayarladık.

Cuma sabahı, görüşme kaliteli geçsin diye evde bi ton düzenleme yaptım. Sanki arkadaşın Fatih’teki bekar evinde değil de Viyana Operası locasında kültür dolu yaşıyorum havası versin diye, mutfak masasını salondaki tablonun önüne çekip perde ve ayaklı lambalarla en güzel ışık kombinini ayarladım. Kalem kitabımı aldım. Altımda sikko bi ev boxerı olsa da üste ütülü bi gömlek çektim. Modemi bile masaya çıkarıp laptobun dibine koydum, sırf iki bit daha fazla internet çeksin de beni utandırmasın diye. Ama gelin görün ki ülkede ttnet diye bi gerçek var. Çekmeyen internet çekmiyor.

cekulan
                                       Çek ulan allahsızın oğlu

Skype mı yapıyorum minecraft mı oynuyorum belli değil; profesörler karşımda piksel piksel. Zırt pırt kesilmesinden ötürü yarım saatte iki kelam edemeyince tadımız kaçtı. Yazık onlar da hala “Herhalde bizim internette sorun var” diye kibarlık yapıyor. ‘Lan İsviçre orası, ne hatası? Biz ülke olarak kompil sorunluyuz’ diyemediğimden sustum. Baktı olmayacak, “Haftaya ofiste değilim ama sonraki hafta Zürih’e gel de yüz yüze konuşalım” dedi hoca. Ya dedim “Ben o pazartesi son sunumu yapıp salı öğlen 3’te geri uçuyorum”. “O zaman salı gel, sonra havaalanına geçersin” dedi. Ama dedim “Cenevre’den dönecem”. “Sen bilirsin” dediler. Baktım elin Almanı bile trip atıyor, ki haklı, tamam ulan salı sabahı olsun diye geri cevap yazdım bunlara. 08:30’a anlaştık.

Görüşmeyi ayarlamıştım ama esas soru ulaşımı nasıl halledeceğimdi. İsviçre’deki her aklıselim insanın yapacağı üzere parasını verip dünyanın en dakik trenleriyle bu işi pekala sorunsuzca çözebilirdim. Ama işte gizli ruh hastası kişiliğim ve inadım devreye girince hayat bazen zorlaşıyor. Şöyle ki; malumunuz İsviçre denilen ülke, Milka ineğinden ibaret olmayıp çakı ve saatleriyle de meşhur bi yer.

saa
                            Hepinizi enişteme dövdürtecem

Ben de bu yüzden, doğada çokça vakit geçiren anne babamla, gezi yoldaşım kuzene fiyakalı birer çakı almak istiyordum. Hatun kişiye ise iş seyahatlerinin ağırlığına yakışacak güzel bir saat. Buraya kadar planlar güzel. Sorun şu ki, eğer bunları alırsam trene param yetmiyordu. Şimdi, “Ya hediyenin sırası mı?” diyosundur sayın okur. Doğru aslında. Hatta öyle hediye takıntılısı da değilim ama işte yerine gelmişken isteyip de alamamak koyacaktı. Ertesi hafta hesap kitap yaptım; hediyeleri çıkınca cumaya 90 frankım kalıyordu. 50’si ile araba kiralasam, gerisi de ikametgah sildirmek için Lozan’a uğrayıp ardından Cenevre’ye dönüş yakıt masrafına giderdi. Havaalanında saati de alınca frankla işim kalmayacaktı zaten. Baktım cepte de 30 varmış, hafta sonu da evden çıkmazsam, pazartesi ve salı için karın doyurmaya yeterdi. Arada ekonomi masterini da çıkarmıştım.

prof
 Lanet olsun fakirliğe de matematik profesörlüğüne de

Pazartesi sunum bitince gittim arabayı kiraladım ve valizi hazırladım. Gece 1’e kadar da labın yayınladığı makalelere göz atıp ilgilendiğim konularda soru sorarlarsa diye ön çalışma yaptım. Ertesi günün zorlu olacağını kestiriyordum ama başıma geleceklerden çok habersizdim. Sabah 5’te kalktığımda ise pek aç değildim. Zorla da olsa biraz sütlü yulaf ezmesi atıştırdım çünkü lifli gıdalar beyaz yakalının can dostuydu, biliyodum. Yolda denk gelirse benzinlikten yiyecek bi şeyler alırım dedim. Daha önce arkadaşlarla Zürih’e gezmeye gittiğimizden yolu da hatırlıyordum aslında. Lozan’dan 2.5 saat sürüyordu. Hadi yarım saat de park yeri aramaya gitse 08:30’da yine mülakattayım. Gerçi Zürih içi trafiği biraz gözümü korkutuyordu; ve ben pahalı olduğundan gps de kiralayamamıştım. Ayrıca telefonum Japonya hatlı olduğundan ada dışı internet kullanımına da açık değildi. O yüzden dandik de olsa offline bi gps uygulaması indirmiştim telefona. Sesli uyarı verip yol ayrımlarını söylemese de haritayı gösteriyordu.  Gözü karartıp 05:30’da yola koyuldum.

igot
                                                 I got dis şit

Zürih’e 15km kalıncaya kadar rahatça geldim. Trafiğe yakalanmamak için kahvaltıya da durmadım. Tam misler gibi gidiyorum, aa, az ileride bütün otoban durmuş. Bi baktım konvoya; pii, göz alabildiğine sıkışık. Göz alabildiğine derken Avusturya’ya kadar falan. Zaten ülke o kadar. ‘Lan nüfusunuz kaç, bu neyin trafiği?’ derken ani bi karar almam gerekti. Yol, o mevkide nereye gittiğini bilmediğim bi ayrım veriyordu. Orada trafik olmamasından ötürü İstanbul şoförü hislerim, ‘Boş şeride geç’ deyince anlık bi kararla saptım. Bi süre sonra da şehre yaklaştığımı farkettim. Otobandan ziyade trafik ışıklı bi caddedeydim. Şansıma da her kırmızıya yakalanıyordum. Gps’li telefonu ön panele sabitleyemediğimden, yan koltukta kuş yuvası şekline soktuğum ceketimde duruyordu. Olası bi dönüşü kaçırmamak için de her kavşak girişinde gps’e bakıyodum.

Saat 8’e geldiğinden, amacım bi an önce üniversiteye gidip üst baş değiştirmekti. Yine bi kırmızı yandı. Bahanesiyle gps’e kafayı çevirdim vee..Tak! “Hassktr. Olm öndekine çarptın. Nası yaa? Ben hayatımda kaza yapmadım; bugün olacak iş mi? Yalnız tutanak derse sıçtım ha, yalan olur mülakat. Adam da inmedi ama, çarpmadım mı ki? Zaten beşle gidiyodum, belki de çarpmadım. Yok ya tampon değiyor, nası çarpmadın. Dur seslenm..” diye iç sesimle konuşurken Ramstein’ın solisti kılıklı bi adam indi jipten.

tovbeest
                                          Tövße estağfurullachen

Şansıma, dikkatime tüküreyim. Trafikte telefona bakmanın İncil yırtmaktan daha günah olduğu ülkede arkadan çarpan da ben olunca, kusurlu tüm hareketleri yaparak üç hayırla uğurlanacaktım. Sorduklarında “Ya telefona bakıyodum, gps’in sesli uyarısı yok da ehe” dememek için kimse görmeden yandaki sırt çantamı öne fırlattım. Sonra da mecbur çıktım. Adam haklı olarak başladı sitem etmeye, Almanca tabii. Bayağı da hararetli falan.. Kesmeye de yüzüm yok ama anlamak için sormam gerekti: Sipik İngliş? Bi yıkıldı. Yes dedi, biliyom. Yazık, harareti söndü ister istemez. Dedi “Nası oldu bu, önüne bakmıyo muydun?” Dedim işte çanta düşüyordu da, onu tutmaya çalışırken oldu. Ha dedi, “Gel yolu kapatmayalım, araçları kenarı çekip bakalım”.

Arabalara atlayıp, caddeden ayrıldık. Artık mülakat falan da uçup gitmişti aklımdan. Sanki sabah sabah Zürih’e belamı aramaya gelmişim de bulduğum için huzurlu gibiydim. Biraz sonra bi yola saptık, dibinde Bauhaus varmış; şu bildiğimiz yapı marketi olan. Açık otoparkına çektik arabaları. Adam eğildi tamponuna baktı. Neyse ki çizik dahi yoktu. Ya dedi, “Arabayı geçen ay aldım da, bi de beyaz, içim gitti. Polislik bi şey yok, hadi dikkatli ol”. Nası rahatladım anlatamam. Helalleştik.

Europe Turkey
                                  Gel buraya seni şapşal şey

Geri bindim arabaya; baktım saate, 08:15. Buçuğa yetiştim yetiştim. Hocalar Alman sonuçta, ilk görüşmeden geç kalırsam bu iş yaş dedim kendime.

Gps’i ayarladım, dağıttığım etrafı düzeltip çalıştırdım motoru. Çıkışa sürerken bariyeri farkettim. Lan, girerken bariyer mi vardı? Geldim dibine, açılmıyor. Olm açılsana, işimiz gücümüz var. Yok. Bilet istiyor. Ya bileti nereden bulacam? Girişte mi almıştık acaba? O esnada arkama üç araç daha geldi. Bakındım içeri; sonra farkettim girişte bilet aldığımı. Olayın şokuyla unutmuşum. Soktum makinaya, 1 frank 10 cent diyor. Lan 15dk’lığına girdik, ona da mı para? Dedim galiba bi ödeme makinası bulmam gerek. Tabii bariyerde 5dk bekleyince arkadan kornalar da gelmeye başlamıştı. İndim arabadan, utanarak ‘Gerizekalıyım da ben, parayı ödememişim, geri gidin çıkayım’ işareti yaptım. Millet homur homur çıkınca, ben de parka döndüm.

Mülakatı bir kez daha unutmuş vaziyette artık tek derdim bariyer bölümünü geçmekti. Ödeme makinasını etrafta göremeyince içeri baktım, mağaza açılmıştı bile. Bu saatte açık yapı market.. olm manyak mısınız lan? Almanlık böyle bi şey olsa gerek. Girdim, deli gibi ararken buldum makinayı. Koydum bileti, 1.10 frank dedi yine; tutarlı da pezemenk. Cepten 1 frank bozuk anca çıktı. ‘On cent ulan on cent, gitti mülakat allah kahretsin’ diyordum. Nakit de almıyor, kredi kartı hata veriyordu; resmen delirecektim artık.

rage1
                                 Rage against the machine

Bi insan bu kadar sınanmaz lan. Baktım cebimde 20 frank kalmış, hemen kasaya koştum. Hani marketlerde kasa önüne şeker sakız koyarlar ya, o misal ıvır zıvır bakıyorum; sırf para bozulsun diye. Gözüme bi dübel kutusu çarptı; aldığım gibi ablaya dedim bana bozuk lazım lütfen çabuk. Kadın da ‘Sabahın köründe çattık ha’ bakışıyla bozuk para doldurdu elime. Ödeyip çıktım Bauhaus’tan ve bariyer bölümünü de aşarak yola geri koyuldum.

Bu arada saat buçuğa geliyordu. Artık geç kalacağım garantiydi ve şehir trafiğine iyice girmiştim. Sağdan soldan beliren tramvaylar, yol üzerinde bir ton çizgi, yaya yolundan geçenler, etrafımdan dönen bisikletler derken çıldıracaktım. Sanki doktora mülakatına değil de direksiyon sınavına gelmiştim. Dedim, İstanbul’da araç kullanmak yine iyimiş. Tamam, trafik tam bi kaos ama kurallara uymak da keyfi olduğundan kimse çıkıp bir şey demiyor. Ama burada öyle mi? Karşıya geçen yayaya yol vermesem polis g*tümü keser. O yüzden geç kalacağım diye hocaya telefon ederken, polise görünmemek için Picasso tablosu gibi oldum. Profesöre de dedim “Ben geldim de park yeri bakıyorum.” Ağır yalan. Nerden baksan 5km var. O da haspam doğrucu başı, diyor “Ben aşağıya gelip sana yardım edeyim.” ‘La olm git, işin gücün mü yok?’ diyemesem de “Çok teşekkürler, zahmet olmasın, ben hallederim” dedim. Diyorum 10dk içinde gittim gittim, yoksa cidden yalan söylediğimi anlayacaklar. Neyse allem ettim kallem ettim, kuralların canına okudum; sağa sola, hatta polislere hafif tebessümlerle elimi kaldırıp özrümü diledim ve bi şekilde vardım.

Ofisin önüne park edip kontağı kapamamla beraber stresten sırılsıklam olduğumun farkına vardım. Yoksa normalde adeta Norveçliyimdir, hiç terlemem.

norvecli
                                                Adeta

Tabii bu işin sonunun böyle olacağını tahmin ettiğimden yanımda yedek gömlek getirmiştim. Etraftakilere aldırış etmeden bi üst baş değişikliği yaptım. Takdir edersiniz, sapık gibi uluorta arabada soyunan bi insan evladı olarak dikkat çekiyordum ama zerre umrumda değildi. Süpermen gibi kostüm değiştirip ofisin kapısından girdiğimde ise sandığımın aksine inanılmaz sakindim. Sanki canavarlı o son bölümü geçmişim de oyunu tamamlamışım gibiydi. Mülakat nası olursa olsun, geçen bir kaç saatten daha zor olamayacaktı, biliyordum. Gerçi mülakat sırasında da yine epey terlettiler ama cidden yaşadığım o kadar saçma olay silsilesinden daha zor değildi. Resmen kuş gibi hafiftim.

Bir saatlik görüşme sonrasında ayrıldım. Artık sülalesi benden rahatı yoktu. Baktım saate, uçuşa beş saat var. Dedim bundan sonra ceza da yesem otobanda basar giderim. Zürih’ten çıkmak yine zorladı ama ben de pişmiştim. İki buçuk saatte Lozan’a dönünce çakıları şipşak alıp ikametgahı sildirdim. Oradan da Cenevre Havaalanı’na dönüp arabayı bıraktığımda uçuşa bir saat kalmıştı. Valizi verip gittim ve hayatımdaki en hızlı alışveriş ile saati aldığım gibi uçağa koştum. Zaten yolcular biniyorlardı. Koltuğuma geçtim. Cebimde kalan son 10luk ile İsviçre’yi bitirmiş olmanın huzuruyla uçak kalkmadan uykuya daldım.

Ciao,

Ekin

Yeni Bayburt Zamanları, Dı Besselırs:

  1. Bir çöküş hikayesi: Duty Free
  2. Börtü Böcek videoları
  3. Tatile Giderken G*te Gelmek
  4. Müsveddeden BMW Anahtarına Giden Yol
  5. İsviçreliye Noel’de Rakı Sofrası Kurmak
  6. Facebook

Yayınlayan

ordasaatkac

Benim hakkımda degil ama benim yazmam hakkında birkac kelam: Kocaeli'nin Darıca ve Gebze ilçelerinde geçirdiğim ilkokul ve lise dönemlerinde olsun, Ankara'nın ODTÜ'sunde sular seller gibi akıp giden beş yılım olsun hayatım boyunca yazmaktan kaçan bir insan oldum. Annem "Oğlum hadi yaz" dedi, yazmadım. Hocam "Yaz" dedi yazmadım (Zorla yazdım). Arkadaşlar "Yaz artık amk" dediler (arkadaşlarım da biraz terbiyesiz mi nedir) yine yazmadım . Yazmadım oğlu yazmadım. Marifet sanki. Sonra ne mi oldu? Bi gün yazacağım tuttu. Yazmaya başlamam aynı zamanda siyah zeytini sevmeye başlamamla aynı döneme denk gelir hatta. Ne zaman yüksek lisansım için taa anasının nikahına Japonya'nın başkenti Tokyo'ya gittim, işler değişti. Önce canım deli gibi zeytin çekti; sonra etrafımda olan biteni, bu ilginç yaşamı ve dünyamı facebook profilimde bir takım arkadaşlarımla paylaşmak için ufaktan ufaktan iletiler yazmaya başladım. Şöyle biraz geçmişe gidip gördüm ki 2012 Ekiminden 2014 Aralığına kadar neredeyse 80 word dokümanı ileti yazmışım. Peh. En azından benim gibi yazmaktan kaçan bi insan için peh. Tabii her zamanki gibi "Yazmayı sevmiyorum ben yae" bahanesiyle arkadaşlarımın bin bir ısrarına rağmen blog açmayı erteliyordum. Sonra, 2015 Ocak başında 2015in Mayısına kadar bulunacağım İsviçre'nin Lozan şehrine doktora stajımı yapmaya geldim ve bir gün kendime: "Yeter lan, aç açacaksan şu bloğu" dedim; açtım. Şaka gibi. Yazmak için illa kıta değiştirmem gerekiyormuş gibi. Neyse, umarım bu saatten sonra göçebeliğe kısmi bir son verip seyahat anılarımı aktarabilirim. Gezi ve gözlemlerimle ilgili zirzop paylaşımları yapacağım blog ve facebook sayfalarımda keyifli zaman geçirmeniz dileğiyle. Ciao, Ekin B.

6 thoughts on “Mülakata Giderken Dübel Almak”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s