Kaptan bi Tokyo, bi de öğrenci (Tokyo’da Yaşam)

İlkokuldaydı sanırım, kompozisyon ödevi sorusuydu: “Büyük bir şehirde mi yaşamak istersiniz yoksa köyde mi?”. O zamanlar büyük şehir olarak aklıma tek gelen İstanbul olurdu. Şimdi Tokyo’yu gördükten sonra başka büyük bir şehir dahi hayal edemiyorum. Tamam, büyük yüzölçümüne veya kalabalık bir nüfusa sahip dünyada daha pek çok şehir var. Yalnız, günlük neredeyse 40 milyona varan nüfusuyla Tokyo kadar temizliği, düzeni, güven ve kusursuz işleyişi bir bütün olarak sunan başka bir büyük şehir olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla büyükşehir yaşantısını optimum olarak deneyimleyeceğiniz bir yer Tokyo.

Her şehirde olduğu gibi Tokyo’nun da olumlu ve olumsuz tarafları var; cennet vari bir tablo çizmek istemem. Beğendiğim yanlarının en başında inanılmaz güvenli olması geliyor. Şöyle örnek vereyim: İki yıl boyunca işlek bir metro hattının üzerinde bulunan bir istasyona 5 dakika yürüme mesafesinde bir binada oturdum. Evde de olsam dışarı da çıksam kapımı toplamda on defa kilitlediğimi sanmıyorum. Kaldı ki Japonya’da evlerin giriş kapıları bizdeki ev içi kapıları gibi iki taraftan kapı koluyla kolayca açılabilir. Bir kere dahi sorun yaşamadım. Ya da haftada iki üç kere spor yapmaya gittiğim nehir kenarında koşuya başlamadan önce eşyalarımı (metro kartım, bir miktar para ve evin anahtarı dahil) rastgele çimenlerin üzerine bırakır; bir saat sonra döndüğümde ise etrafta benim gibi onlarca insanın spor yapmasına rağmen hiçbir şekilde dokunulmamış biçimde bulurdum. Belki ben çok şanslıydım da başıma bir tatsızlık gelmedi. Çünkü Japonya’da hırsızlık hiç yoktur diyemem. Ama en yaygın ve nispeten ciddi hırsızlığın bisiklet çalmak olduğu bir ülkede her daim eşyalarınızın güvende olduğunu hisssetmeniz olasıdır.

Diğer sevdiğim bir yanı ise sokakların her daim temiz ve düzenli olması. Parklarda hafta sonları binlerce insan piknik yapar, haftada bir şehrin herhangi bir yerinde festival ya da fuar vardır; buna rağmen ortalıkta neredeyse hiç cop göremezsiniz. Görseniz de kesin yabancılar atmıştır zaten:)

Tokyo’nun bizlere sunduğu bir diğer güzellik de istediğiniz her saat her türlü ihtiyacınızı giderecek hizmete erişiminiz olması. Özellikle Tokyo’da aç kalmanız imkansız. Şehrin her yani 24 saat işleyen konbini (convenient’tan geliyor) denilen marketlerle ve yiyecek içecek otomatlarıyla donatılmış durumda. Gece dahi bebek bezine, lavabo açıcısına, şaraba, kuşkonmaza, külotlu çoraba, çorbaya, kargo gönderimine ya da fotokopiye ihtiyaç duyarsanız bu yerler sizin kurtarıcınız oluyor. Gerçi itiraf etmeliyim, iki yılda toplasam belki 3-4 kere faydalanmışımdır bu sınırsız hizmetten. Biraz üzerinde düşününce bana bu çok büyük bir şımarıklık gibi geliyor. Doğal kaynakları aşırı hızlı bitirmemize neden olan bu işleyiş, kısır döngüye girmiş tüketim doyumsuzluğunun ‘gereklilik ve kolaylık’ kisvesi altında şehir insanlarına sanki iyi bir hizmetmiş gibi sunulmasından başka bir şey değil. Yalnız şu son cümleyi yazarken boynumda fular belirdi. Esas konumuzdan saparak sizleri de aşırı fular zehirlenmesine maruz bırakmak istemem.

Biliyorum. Daha Tokyo’yu övebileceğim pek çok madde sayabilirim. Aklıma gelen son önemli unsurlardan bir tanesi de sosyal hayatla ilgili. Tokyo, dışarı çıkıp vakit geçirmeyi sevenler için cennet şehirlerden bir tanesi. Dünya mutfağından tutun (özellikle de yaşayan azınlıkların katkılarıyla gelişen Asya mutfağı) barlarına, konselerden sergilere kadar zilyon tane keşfedilecek mekan ve aktivite çıkarıveriyor karşınıza. Bitirebilene aşkolsun! “Bu şehirde bir insanın sıkılması imkansız dostum” şeklinde iddialı bir beyanatta bulunmak istemem ama bu şehirde canı sıkılan bir insanı daha ne paklar, onu bilmiyorum:)

Eveet. Aklıma gelen bunca güzel yanlarından sonra biraz da Tokyo’nun pek o kadar da memnun olmadığım kısımlarına gelirsem listemin başını hiç şüphesiz ‘kalabalık’ alır. Aman Allahım! Böyle bir insan yığını olamaz. Sokaklar, mağazalar, restaurantlar, kafeler, barlar, trenler.. Bir şehirde her yer mi kalabalık mı olur? E bir şehirde neredeyse 40 milyon insan yaşarsa olur tabii. Şimdi burada hemen internette aratacaklar çıkacak “Gerçekten Tokyo’nun nüfusu 40 milyon mu?” diye. Buna bir açıklık getireyim. Normalde Tokyo Belediyesi dediğimiz alan aslında 13-14 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Bu bizim İstanbul ile aşağı yukarı aynı. Esas sorun, insanların Tokyo’nun çevresinde oturup işleri, aktiviteleri için Tokyo’ya akın etmesi. Böylece Tokyo’nun etrafında olan Kanagawa (Kawasaki ve Yokohama’yı barındırıyor), Saitama, Chiba gibi şehirlerin de nüfusları eklendiğinde Büyük Tokyo Bölgesi adlı yeni bir tanım ortaya çıkıyor. Bizde muadili olacak olsa Kocaeli, Yalova ve Tekirdağ halkının İstanbul’a gelip çalışması olacaktır ki bu aslında daha küçük bir çapta gerçekleşiyor zaten.

Hal böyle olunca gittiğiniz her yerde uzun süreler sıra beklemek oldukça sıradanlaşıyor. Tıpkı Japonların yaptığı gibi. Sabahın 5’inde balık haline sushi yemeye mi gidiyorsunuz? Hiç önemli değil, kafadan bir saat beklersiniz. Sakuralar açtığında park gezip, piknik mi yapacaksınız? Etrafınızda sizle aynı amacı güden binlerce insan arasında kolay gelsin. Sabah trenle işinize mi gideceksiniz? Metrobüslerimize dudak ısırtacak türden bir kalabalıkla insan sörfü yapmaya hazır olun. Çünkü kolunuzu kaldıracak boşluk bile bulamadığınız, Japonlardan hiç beklemeyeceğiniz üzere insanların içeri girip çıkarken sizin varlığınızı yoka sayacak biçimde sizi itip kaktığı, cama yapışarak onlarca dakika gittiğiniz ve yanınızdaki insanlar hakkında “Gelecekte mutlu bir yuva kursak yapabilir miyiz acaba? Neticede bu kadar fiziksel temas bazı evliliklerde bile olmuyor yani. Bence biz vagon ahalisi olarak güzel bir komün oluştururuz.” şeklinde sizi derin düşüncelere iten beklenmedik münasebetlere maruz kalmanız işten bile değil. Ayrıca, istasyonlarda indi bindiden sonra kalabalık yüzünden kapanmayan kapılar nedeniyle istasyon görevlilerinin gelip sizi hurra içeriye tıkıştırması gerçekten başlı başına sınır hoplatan bir deneyim olabiliyor. O yüzden ben bu yoğun saatlerdeki trenlere HST (Hayat Sömüren Tren) adını veriyorum zira gerçekten yarım saat içinde içimdeki tüm enerjiyi alıp götürüyor.

Tabii Çinde, Güney Doğu Asya’da bulunmuş ve yaşamış insanlar şimdi bu anlattıklarıma gülecekler. Çünkü oralarda bu kalabalığın üzerine bir de akılalmaz bir kaos var. Şangay’da metroya binip gördüklerimden sonra diz çöküp tövbe etmiştim kalabalığa.Tokyo’yu asla böylesine bir karşılaştırmaya sokamasam da yukarda anlattıklarım doğruluğundan ötürü insanı bir nebze sinayabiliyor.

Tokyo’nun diğer sıkıntılı bir yanı da yeşil alanların çok az olması. Elbette sokakların bir kısmında yol boyu sıralı ağaçlar var, elbette şehrin içine serpiştirilmiş parklar var fakat gün içinde bunlarla karşılaşma olasılığınız pek fazla değil. Zaten parkların da bir çoğu için 200-300 yen giriş ücreti vermek gerekiyor. Hal böyle olunca hafta sonları bir an evvel biraz yeşillik göreyim diye kendimi şehir dışına atmak istiyorum. Özellikle üniversiteye kadar deniz kenarında büyümüş biri olarak adada yaşamamıza rağmen şu birikintisi göremiyor olmak beni bir hayli üzüyor. Körfeze ya da okyanus kiyısına çıkmak rahat bir saatinizi alabiliyor burada. Bilmiyorum, Tokyo gibi büyük bir şehirden bunları beklemek yanlış mıdır ya da saflık mıdır (belki de lükstür) ama yine de doğanın eksikliğini hissetmediğimi söylersem yalan olur.

Farkındayım. Yazdıkça aklıma gelen negatif unsurlar çoğalıyor nedense. Halbuki ben oldukça Tokyo sever bir insanım (pek belli etmiyorum galiba). Fakat, burada yaşayan bir yabancı olarak gözlemlerimi düzgün aktarmazsam siz değerli okuyucuları yanıltmiş olurum. Burada yazdıklarım elbet sadece Tokyo’nun sorunu olan unsurlar değil. Tokyo’nun, Japonya’nın diğer şehirleriyle veya dünyadaki diğer büyük şehirlerle paylaştığı ortak sıkıntılar elbette var. Misal, binaların dayanıklı olsa da depremlerin sıklıkla yaşanması tüm ada genelinde öyle o kadar da alışılmış bir olay değil. Süreç içinde konuştuğum, tanıştığım pek çok Japon endişelerini dile getiriyor. Bunun dışında özellikle restaurant ve barlarda sigara kullanımının yasaklanmamış olması benim gibi insanlar için büyük bir dezavantaj. İşin daha da ilginci, sokakta sigara içmenin yasal olmadığı, sadece belirli noktalarda sigara içimine izin verilen bu ironi dünyası kentte gittiğiniz barların veya kafelerin ekseriyetle duman altı olması sosyal hayatınızdan alacağınız keyfi yer yer düşürüyor. Bu da belki Tokyo’yu kısa süreli ziyaret edeceklerin dert etmesi gereken bir unsur değil ama buraya yerleşmek gibi bir planı olanlar için kesinlikle üzerinde düşünmesi gereken bir nokta.

Neyse. Dediğim gibi, Tokyo hakkında daha sayfalar dolusu yazabilirim sanırım. Artık İstanbul’dan, Ankara’dan veya İzmir’den daha iyi tanıdığım bir şehir oldu diyebilirim. Güzel yanlarıyla da zor yanlarıyla da Tokyo’yu Tokyo olarak kabullenmekten başka bir seçeneğiniz yok. Yaşadığınız her yerde olduğu gibi kimi zaman çok sevdiğiniz, kimi zaman sizi bıktıran; çoğu zaman masmavi gökyüzüyle sizi durduk yere neşelendirebilen ya da daracık, kaldırımı olmayan sokaklarında gece yürürken canınızı hiçe sayacak derecede yanınızdan hızla geçebilen motor çetelerinin sizi durduk yere korkutmasıyla Tokyo yaşamın ta kendisi aslında. Yaşamak için en uygun şehir olduğunu asla iddia edemem. Ama her duygudan ve tattan sağa sola biraz biraz serpiştirilmiş. Bunları gidip eşeleyip bulmak da Tokyo’ya geleceklerin bileceği iş.

Bir sonraki yazılarda görüşmek üzere,

Ekin Başalp

Yayınlayan

ordasaatkac

Benim hakkımda degil ama benim yazmam hakkında birkac kelam: Kocaeli'nin Darıca ve Gebze ilçelerinde geçirdiğim ilkokul ve lise dönemlerinde olsun, Ankara'nın ODTÜ'sunde sular seller gibi akıp giden beş yılım olsun hayatım boyunca yazmaktan kaçan bir insan oldum. Annem "Oğlum hadi yaz" dedi, yazmadım. Hocam "Yaz" dedi yazmadım (Zorla yazdım). Arkadaşlar "Yaz artık amk" dediler (arkadaşlarım da biraz terbiyesiz mi nedir) yine yazmadım . Yazmadım oğlu yazmadım. Marifet sanki. Sonra ne mi oldu? Bi gün yazacağım tuttu. Yazmaya başlamam aynı zamanda siyah zeytini sevmeye başlamamla aynı döneme denk gelir hatta. Ne zaman yüksek lisansım için taa anasının nikahına Japonya'nın başkenti Tokyo'ya gittim, işler değişti. Önce canım deli gibi zeytin çekti; sonra etrafımda olan biteni, bu ilginç yaşamı ve dünyamı facebook profilimde bir takım arkadaşlarımla paylaşmak için ufaktan ufaktan iletiler yazmaya başladım. Şöyle biraz geçmişe gidip gördüm ki 2012 Ekiminden 2014 Aralığına kadar neredeyse 80 word dokümanı ileti yazmışım. Peh. En azından benim gibi yazmaktan kaçan bi insan için peh. Tabii her zamanki gibi "Yazmayı sevmiyorum ben yae" bahanesiyle arkadaşlarımın bin bir ısrarına rağmen blog açmayı erteliyordum. Sonra, 2015 Ocak başında 2015in Mayısına kadar bulunacağım İsviçre'nin Lozan şehrine doktora stajımı yapmaya geldim ve bir gün kendime: "Yeter lan, aç açacaksan şu bloğu" dedim; açtım. Şaka gibi. Yazmak için illa kıta değiştirmem gerekiyormuş gibi. Neyse, umarım bu saatten sonra göçebeliğe kısmi bir son verip seyahat anılarımı aktarabilirim. Gezi ve gözlemlerimle ilgili zirzop paylaşımları yapacağım blog ve facebook sayfalarımda keyifli zaman geçirmeniz dileğiyle. Ciao, Ekin B.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s