2 Türks 1 Cup (Konulu)

Hemen baştan söyleyeyim ki bu hikayede seks yok. “Niye yok lan? Olsa ya. Şöyle dalından koparıp kütür kütür mmf mhm” dediğinizi duyuyor gibiyim ama yok arkadaşlar, ısrar etmeyin rica ederim. Hem zaten ailesinde Balkanlardan, Kafkaslardan ya da Giritten göçmenlik bulunmayan her hafif kavruk Türk erkeği gibi kıllı yünlü olan iki kuzenin hikayesinden bahsediyoruz. O yüzden hala yanlış düşünen varsa hemen şuracıkta terketsin yazıyı. Çirkinleşmeyelim lütfen. Tövbe yarabbi. Akıl alır gibi değil ya.

Neyse.. Nerde kalmıştık? Ha, seks yok. Ama tünelin ucu bombok bir yere çıkıyor sayın okur. Hem de trende. Hatta Japon treninde. Gel o halde sayın okur, seni kompartmanın şu solundaki boş dörtlü koltuklara alayım da dinle bi:

2013 Mart başı. Tokyo’ya taşınalı tam 6 ay olmuş. Tuğçe Kazaz’ın herhangi bir dine mensup olduğu süreden çok daha fazla yani. Adaya ayak bastığım ilk haftadan itibaren gerek Couchsurfing aracılığı ile tanıştığım insanlarla, gerek tek başına Tokyo’nun her bir tarafını gezmeye çalışıyorum. Hatta gezdiğim yerleri iyice öğreneyim diye ikinci kez, üçüncü kez gidiyorum; belki bir ayrıntı kaçırmışımdır, belki daha önce yakalayamağıdım bir fotoğraf karesi bulurum diye (Amatör gezginlerin bu tür klişe laflarına da bayılırım ha, sanırsın Pulitzer’e kasıyor pezemenk). Dolayısıyla bir kaç ay içinde İstanbul’dan görece daha iyi bildiğim bir şehir oldu artık Tokyo. Peki ya diğer şehirler? İşte diğer şehirler hakkında hiç bir fikrim yok lan. Zuhataneho (bkz: Shawshank Redemption) hakkında ne kadar bilgim var, ancak o kadar yorum yapabilirim. İşte o sıralarda bi yandan da kuzenimle muhtemel bir Japonya gezisi üzerine mesajlaşıyoruz. 2013un ocağı mıydı neydi, kuzen mart ayı için bir haftalık iznini ve uçak biletlerini aldı. İkimiz de daha çok güney taraflarını merak ettiğimizden Tokyo ve Yokohama sonrasında sırasıyla Hiroshima, Kyoto, Osaka, Nara ve Kobe’yi toplam 9 günde gezmeye karar verdik. Ben de bu süre zarfı içinde tüm seyahat planlarımızı aynı devlet büyüklerimizin Türkiye’nin iç ve dış politikalarında göstermiş oldukları über hassaslık ve titizlikle bir güzel yaptım.

Gün geldi çattı. Kuzen, İstanbul çıkışlı ve Moskova aktarmalı 16 saatlik uzun bir yolculuk sonunda dünyanın bütün mikroplarını da beraberinde taşıyarak Tokyo’ya indi. Önce eve uğrayıp ailemden sipariş ettiğim ve kuzenin koca bir valizde getirmiş olduğu beyaz peynir, zeytin, bakliyat ve tatlıları yerleştirdik. Hatta annem o enfes, kalem gibi sardığı limonlu ve kuş üzümlü yaprak sarmalarından da doldurmuş koca bir Algida kutusuna. Onu da bozulmasın diye hemen buzdolabına attık ve artık daha fazla boş yere zaman kaybetmeden dışarı çıktık. Ben de kuzenin yol yorgunluğunu göze alarak ilk gün evime daha yakın diye onu Yokohama’ya götürdüm.

Yokohama Limanı
           Osanbashi iskelesinin tepesinden Yokohama limanının gece manzarası

Yokohama öyle bir şehir ki, yüz yıllar boyunca adanın hep liman ve ticaret merkezi olduğundan günümüzde hala ithalat ve ihracatın yönetildiği önemli bir ekonomik üs. Dolayısıyla devasa bir gökdelen cümbüşü. Japonların bahçe peyzajında göstermiş oldukları üstün tasarım kabiliyetlerini betonarme yapıların dizaynına ve şehir kompozisyonuna aktarmaları neticesinde ortaya çıkan inanılmaz yakışıklı bir şehir (Bu cümleyi yazdıktan sonra boynumda fular belirdi). Benim bile onca zaman sonra limanına her gittiğimde nefesim kesiliyorken kuzeni bir de götürünce tabii haliyle adamın ağzı açık kaldı. Aslında hep kendimize giydirmeyi, başkalarını umarsızca beğenirken kendimizi sürekli acımasızca eleştirmeyi pek yapmamaya çalışırım (yapılmayacak gibi de değiliz ki arkadaş) ama Yokohama ve Tokyo’nun yanında İstanbul, Ankara falan Bilecik gibi kalıyor amk. Böyle de bir gerçek buz gibi yüzünüze çarpıyor.

Ertesi gün ise sabahın beşinde başlayan metrolarla çıktığımız Tokyo turumuzu gece yarımda son trenle tekrar eve dönerek kapattık. Bu günübirlik gezimizi ağzımız şaşkınlıktan açık kalmış, Japonların teknolojiyi getirdiği seviyeyi (teknolojide geldiği nokta demiyorum farkediyorsanız; teknolojide bir takım noktalara gelenler bizleriz) hayretler içinde izlemiş biçimde yapıyoruz. Tokyo körfezindeki gemi trafiğinden şehri örümcek ağı gibi ören metro sistemindeki pürüzsüzlüğe, neredeyse günlük 30 milyona ulaşan nüfusun kaostan çook uzaklarda bir şekilde, düzenle yönetilmesine; gökdelen bahçelerinden kondüktörsüz hareket eden metrolarına kadar önünüze ne gelirse “Hass*ktir lan, bu kadar da değil amk!” dediğiniz bir düzen ve işleyiş hakim. Yani şehircilik anlayışı olarak Japonlar Türklerin yanında ödevlerini her gün düzenli yapan, hocaya hep güzel sorular soran, sınavlarda kağıdı hayvan gibi doldurduktan sonra hocadan ek kağıt isteyip buna rağmen sınavı en önce bitirip bir de üzerine 100 alan, öğretmenlerinin ve okulun gözdesi öğrenci iken Türkler de allahı kaymış gevşek kravatlarıyla ders esnasında en arka sırada Nokia 6600ıyla gizli gizli porno izleyip ergen ergen gülen, sınav gecesi ders çalışmak yerine sabaha kadar PES atan, ödevini son gün sağdan soldan hacızlayan illet bir öğrenci gibi duruyor (hep kendimizi acımasızca eleştirmeyi pek sevmediğimi belirtmiştim sanırım, değil mi?). Neyse işte, kuzenle beraber kendimizi böylesine itin g*tüne soktuktan ve Japonya ile Türkiye arasındaki – gerçekten insaflı söylüyorum- rahat 50 yıllık farkın nasıl bu kadar olabileceği üzerinde kafa yorduğumuz, derin felsefik analizlerle taçlandırdığımız tartışmamız sonunda ertesi gün sabahtan Hiroshima’ya yapacağımız Shinkansen (Bullet Train/Yüksek Hızlı Tren) yolculuğu için çantamızı toplayıp, yattık.

Shinkansen
      YHT’den hızlı olmasın, Japonların yüksek hızlı trenleri

Sabah erkenden kalkıp ülkenin tüm şehirlerarası trenlerinin kalkış noktası olan Tokyo İstasyonu’na gittik ve trenimize atladık. Hemen trenin sağ tarafında dörtlü bir koltuğa heyecanla yerleştik. Cünkü güneye inerken o eşsiz silüetiyle insanın ruhunun derinliklerine etkiyen, üzerinde kopan kar fırtınalarıyla saçları rüzgarda dalgalanan hoyrat bir delikanlı görüntüsü çizen Fuji Dağı’nı uykusunu henüz alamamış o masum sabah güneşinin altında görmesdasfsdasd… Cidden hastasıyımdır gezi yazılarındaki şöyle afilli aforizmaların. Neyse işte, biz harbiden Fuji’yi de yol üstünde görelim bari diye geçtik sağ tarafa. Sabah biraz hışımla çıktığımızdan kahvaltı yapamamıştık ama yaprak sarma dolu dondurma kutusu bizimleydi. Dedik ki yol zaten 4 saat sürecek, şöyle kendimize ziyafet çekelim Fuji muji manzaralı.

Tren harekete geçti. İlk yarım saat hala Tokyo ve Yokohama civarından geçtiğimizden ve bir iki durakta daha yolcu aldığımızdan çok öyle hız yapmadı tren. Fakat sonra kondüktör amca hızı 300km/saate kitledi ve dışarıyı neredeyse gözümüzün algılayamayacağı bir süratle treni bir sonraki durağı olan Kyoto’ya sürdü. Biz de bir yandan önceki günün ‘Türkiye’nin Japonya’ya kıyasla 1950leri yaşaması’ geyiğini yapmanın yanı sıra o günkü Hiroshima planımızı gözden geçirip bir yandan da kompartmandaki diğer insaları gözlemledik. Farkettik ki pek çok insan ya uyuyor ya da bir şeylerle meşgul. Çoluk çocuk, yeni nesil gençler cep telefonlarına ve aterilere gömülmüşken nispeten orta yaşlı insanlar ve uyumayan yaşlılar da kitap falan okuyordu. Zaten bu manzarayı bir Türk olarak etrafımızda yabancıların olduğu her tür ortamda sıkça görebiliyoruz. Farkettik ki yanımızdaki bir amca da kitabını okuyor. Bayağı da gömülmüş hatta. Elinde bir tükenmez kalem, notlar alıyor. Amca ama trene bindiğimizden beri kafasını kaldırmadı bu arada. Onun ciddiyeti yanında bizim pespayeliğimiz direkt göze batar türden. Hatta biz de kendimizle taşak geçmeye başladıydık bile. “Lan” dedik, “Demek ki o elli yıllık fark öyle boşuna oluşmamış harbiden; bak adam kaç yaşına gelmiş hala nasıl çalışıyor, bizim işimiz anca bakara makara, ehehe” minvalinde güldük.

Bir süre sonra cidden karnımızın acıktığını farkedince açtık çıkardık sarma kutusunu. Fakat bir problemimiz vardı. Birincisi, babam kutunun kapağı açılmasın diye kutuyu Meksikalı eroin kartellerine dudak ısırtacak cinsten bantlaması. Daha doğrusu bantın kutulanması. Neden? Çünkü iyi kolilemek baba olmanın en önemli özelliklerinden biridir de ondan. Evrimin DNAlarına kodladığı fakat hep gizli saklı köşelerde kalmış olan kolileme kabiliyeti bir Türk erkeği baba olduğu andan itibaren bir şekilde aktif olur ve o baba hayatı boyunca çocuğu nereye gidiyorsa ona asla ama asla zarar görmeyecek koliler hazırlar. Dolayısıyla ‘bantlamak’ terimini kullanmak böylesine ulvi bir görev için çok hafif kaçıyor. İstirham ederim.

Koli bantlı uyuşturucular
     Öyle bir paketlemek ki bir daha açamamak

Şimdi öyle bir beyaz Algida kutusu (olm valla ürün yerleştirme yapmıyorum lan, gerçekten) düşünün ki üç boyutta yaşadığımız bu evrende CERN fizikçilerinin bile varlığını henüz tam kanıtlayamadığı dördüncü boyutta koli bandıyla bantlanmış amk. Bırak kapağın açılabilme ihtimalini, sarmanın yağı kutudan akmaya şöyle bir gıdım niyetlense direkt bantlar tutacak o akan yağı. Nikaragualı uyuşturucu kaçakçıları falan kazara bizim Türk babalarının kolileme ve paketlemedeki doğal üstün yeteneğini keşfetse ya da ne bileyim güzel ülkemize gelip az biraz staj neyin yapsalar öyle Amerika’ya yaptıkları kaçak ticaretlerde falan malak gibi yakalanmayacaklar ama işte insan cahil olmaya görsün.

Onları bu cehaletleriyle baş başa bıraktıktan sonra ve koli bantlı bir sarma kutusu elimizde beklerken ikinci problemimize geçiyorum. O da kesici veya delici en dandik bir nesnenin bile yanımızda olmaması. Normalde ben her gezimde yanımda çakımı taşırım fakat Japonya’da ne yazık ki 6cm’den uzun kesici aletleri yanınızda taşımak kanunen yasak. 6-7 yıl önce Tokyo’da gerçekleşmiş toplu bir bıçaklama hadisesinden sonra yasaklamışlar. Hadi o yok, ulan kalem bile mi olmaz arkadaş; şöyle en azından bi iki delik açıp sonra bantları parmağımızla falan koparsak. Yok ulen. Çantalarımıza baktık, montlara baktık; yok oğlu yok. Sonra sağımıza solumuza baktık ve işte tıpkı doğudan doğan bir güneş gibi parıldayan o amcayı gördük. Evet, o kitap okuyan o amcayı. Eğildim koridorun öbür yanına, “Pardon” dedim “Acaba kaleminizi biraz ödünç alabilir miyiz?” Adam kitaba gömülmüş olduğundan şaşırdı tabii, bi an afalladı. Sonra kafayı kaldırıp baktı bi, iki tane yabancı bi şeyler istiyorlar ingilizce. Elindeki kalemi işaret ediyo kel ve sakallı olanı. Şimdi elindeki kitaba sabahtan beri ciddiyetle not alan Japon bir amca aniden kendisinden kalem isteyen iki yabancı hakkında o an ne düşünebilir, az bi kafa yoralım. “Belki peçeteye bir telefon numarası kaydedeceklerdir”. Belki gidecekleri otelin adresini bir kağıt parçasına not edeceklerdir. Kim bilir belki de okyanus ötesinde yaşayan eski bir dostlarına güzel Japonyamızdan gönderilecek tatlı bir kartpostalın arkasına kalpleri ısıtan iki üç kelam yazacaklard”..

-Ya amca ne bakıyosun boş boş, versene iki dakka kalemini. Yemeyecez amk. “Yüce Buda aşkına, adamlar Türk çıktı. Neyse vereyim kalemi de tatsızlık çıkarmasınlar bari:(“

Neyse, amca kalemini güler yüzle ve biraz da merakla bize uzattı, aldık. Önüne kitaba döndü ama bir yandan yan gözle bize bakıyor napacaz diye; kafasını toplayamadı bi türlü. Biz de kalemi aldık. Baktık hani öyle çok şekilli, değerli bi kalem mi diye, değildi. Normal eşantiyon kalemlerden hallice yani. Haşıırt diye geçirdik banda. Deldikçe deliyoruz allahım; kanırttık kutunun dört tarafını, önünü alamadık delmenin. Sapık bir zevkle amansızca delik açarken amca bize doğru bir döndü, anında kalp yetmezliğinden oracıkta can verdi zaar:(

Yok lan o kadar da değil tabii. Ama şok olmuş biçimde, bir anda belertti gözlerini. Biz de yaptığımız hayvanlığın farkına vardık ki, durduk. Elimizde delik deşik bir sarma kutusu, yer yer üzerine bandın yabışkanlığı geçmiş bir kalem var. Neresinden baksan rezillik amk. Hayır bizim profillere de gelsen; birimiz uluslararası ve devasa büyük bir şirketin Türkiye direktörü; birimiz de yeni ODTÜ Makina mezunu, mekatronik yandalı falan yapmış, o an Japonya devlet bursuyla Tokyo’da yüksek lisans yapan bir robotikçi.

Ama yani o kalem de öyle çok güzel bi şey değildi şimdi, napalım yani üç saat daha aç mı gidelim:(? Amca önce bi kaleme baktı ya**ağı yemiş mi diye, sonra bize baktı böyle s*kim bir şeyi nası yaptık diye. O kadar örselendik ki artık ben daha delmeye devam edemeyip kalemin yabışkanlarını tişörtüme sildim, amcaya iletirken teşekkür amaçlı onların yaptığı gibi eğilip, iki elimle birden geri verdim. Amca da kalemi aldı, kafasını onaylar gibi bir kere eğdi ve kitabına geri döndü.

Biz de tamam ezildik büzüldük ama aynı zamanda insanlıktan nasibini almamış açlardık. Biliyorsunuz, açken sen sen değilsin diye bir reklam ve gerçek var. Hakkatten açken biz, biz değilmişiz lan. Anladık. Bizzat yaşadık bunu 300km/saat ile güneye giden hızlı trende, o medeniyetin geldiği son seviyede.

Sonra tabii beş dakika daha geçen uğraşımızın ardından sonunda kutunun kapağını açtık ve daha kendimiz dahi bir tane almadan amcaya tuttuk. Neden? Çünkü Türkler çok misavirperver ve paylaşımcıdır, tamam mı? Türklük demek yardımlaşmak; dil, din, ırk demeden herkesi kardeşimiz gibi görmektasdasdfs ❤ Ayrıca bizim kültürümüzde ‘kokar’ diye bir şey var. Nedir? Toplu taşıma araçlarında yemek yenmez, kokar. Ama çok açtık, dayanamadık. O yüzden biz de ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ mottomuzla amcaya ikram etmek istedik, kibarca istemediğini belirtti nedense. Sanırım kitap okurken elinin yağlanmasını istemedi. Çünkü hala çeşitli notlar alıyordu. Yoksa kesin yerdi bence ama neyse, neticede biliyorum ki bizde zorlama yoktur. Beş yaşındayken yazın bir gün dedemle cumaya gittiğimizde imam “Bizde zorlama yoktur” gibi bi şey demişti sanırım vaazda. Biliyorum. Öyle yani.

Sonrasında işte biz de löpür löpür limonlu sarmalarımızı yutarken Fuji’yi falan seyrettik. Yanımızda peçete olmadığından elimizin tersiyle ağzımızın yağını silerken de bir yandan ülkemizin Japonya’ya kıyaslandığında niye bu kadar geri kaldığını tartışıp (bazı dış güçlerin ve onlardan destek alan paralellerin/gezicilerin haşmetli dünya liderimizin yeni Türkiye’sini deli gibi kıskandığından teknik gelişmelerimize hep köstek olmaları dışında), bizlerin daha teknolojik ve düzenli bir yaşama sahip olmak için neler yapmamız gerektiği üzerine çeşitli tezler sunduk.

Şimdi şöyle biraz geniş açıdan bakarsak bizde olup da onlarda olmayan yaprak sarma ve kutu bantlamak var. Onlarda olup bizde olmayan ise bir tek kalem kullanma ve kitap okuma alışkanlığı ama bunların o kadar da etkili olduğunu sanmıyorum. Neticede kalem dediğin bir tür delgeç araç ve kitap dediğin ise bizde zaten sımartfonlar, ayfonlar ve aypedler falan alası var. Kitabın bunların yerine geçebileceğini düşünemiyorum bile.

Öyle sanıyorum ki yaprak sarma ve kutu bantlama gibi kötü alışkanlıklarımızdan kurtulurak biz de muasır medeniyetler seviyesine ulaşabiliriz. Neyse bak bu kutu bitsin, bırakıyorum sarmayı da.

Ciao,

Ekin

Yayınlayan

ordasaatkac

Benim hakkımda degil ama benim yazmam hakkında birkac kelam: Kocaeli'nin Darıca ve Gebze ilçelerinde geçirdiğim ilkokul ve lise dönemlerinde olsun, Ankara'nın ODTÜ'sunde sular seller gibi akıp giden beş yılım olsun hayatım boyunca yazmaktan kaçan bir insan oldum. Annem "Oğlum hadi yaz" dedi, yazmadım. Hocam "Yaz" dedi yazmadım (Zorla yazdım). Arkadaşlar "Yaz artık amk" dediler (arkadaşlarım da biraz terbiyesiz mi nedir) yine yazmadım . Yazmadım oğlu yazmadım. Marifet sanki. Sonra ne mi oldu? Bi gün yazacağım tuttu. Yazmaya başlamam aynı zamanda siyah zeytini sevmeye başlamamla aynı döneme denk gelir hatta. Ne zaman yüksek lisansım için taa anasının nikahına Japonya'nın başkenti Tokyo'ya gittim, işler değişti. Önce canım deli gibi zeytin çekti; sonra etrafımda olan biteni, bu ilginç yaşamı ve dünyamı facebook profilimde bir takım arkadaşlarımla paylaşmak için ufaktan ufaktan iletiler yazmaya başladım. Şöyle biraz geçmişe gidip gördüm ki 2012 Ekiminden 2014 Aralığına kadar neredeyse 80 word dokümanı ileti yazmışım. Peh. En azından benim gibi yazmaktan kaçan bi insan için peh. Tabii her zamanki gibi "Yazmayı sevmiyorum ben yae" bahanesiyle arkadaşlarımın bin bir ısrarına rağmen blog açmayı erteliyordum. Sonra, 2015 Ocak başında 2015in Mayısına kadar bulunacağım İsviçre'nin Lozan şehrine doktora stajımı yapmaya geldim ve bir gün kendime: "Yeter lan, aç açacaksan şu bloğu" dedim; açtım. Şaka gibi. Yazmak için illa kıta değiştirmem gerekiyormuş gibi. Neyse, umarım bu saatten sonra göçebeliğe kısmi bir son verip seyahat anılarımı aktarabilirim. Gezi ve gözlemlerimle ilgili zirzop paylaşımları yapacağım blog ve facebook sayfalarımda keyifli zaman geçirmeniz dileğiyle. Ciao, Ekin B.

“2 Türks 1 Cup (Konulu)” için 5 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s